28 Mar 2015

İNSANCIK NE YAPSIN*

                                                                                        “Babam  için…”
                                                                                                                                        
            Bozkır,  granit  bir  çığlık  olup  yükselir  denizi  görünce. Dağların ardında,  denize  varıncaya  kadar  bereket  göverir  topraktan.  Toprağı  avuçlarsın, tohumu  bekleyen  bir  anaç  sızı  yakar  elini, güneş  olgun  bir  meyve gibi  ekinlere, portakal  çiçeklerine  damlar; amma  velakin  her  cennete  bir  cehennem  yakışır. Bu  bereketli  toprakların  üzerinde  oğul  verir  salkım  salkım  sinek  sürüleri. Her  bir  şeyin  üzerine  çoğuşur;  her bir  şeyi  çürütür  bu  illet. Sıtmadan  derman  kalmaz  dizlerde. Çukurova  bolluk  içinde  yokluğun, dirim  içinde  ölümün  saltanatıdır.
            Jilet  gibi kayaların  göğe  yükselen  ahraz  narasıdır  Toroslar. Yükseklere  çıkıp  da  şöyle  çepeçevre  etrafa  bakınca  ince  bir  ürperti  dolanır  insanın  sırtında. Heybetin,  bakir tabiatın  ve  yabanın  uğultusu  çağıldar  dört  bir  yanda. Evreni  dinlemek  gibidir  bu. Uzayın  dip  boşluğuna  yapışıp  milyarlarca  yıldır  dönüp  duran  hayatsız bir  gezegende , o  tarif  edilemez,  korkunç  ve  devasa  ıssızlığı  dinlemek  gibidir.
            Türlü  kokular  kaplar  toprağı. Bahara  kesmiş  çiçeklerin  kokusu, türlü  börtü  böceğin  kımıltısı  etlenir  ortalıkta  sanki. Rüzgar, yılkıya  ömür  vermiş  delişmen  bir  aygır  gibi  koşturur  doruklarda. Derinden  derine  hissedilen, duyulmaktan  çok  ete  kemiğe  işleyen  ilahi  bir  homurtu  yükselir  dağın  derinliklerinden.
            Kışı  çetin  olur. Bitmek  tükenmek  bilmeyen  bir  sabırla  yağar  kar. Rüzgar, sayısız  kar  taneciğini  savurur  toynaklarının  hışmıyla. Kurdu,  ayısı, çakalı  bile  çekilir  kuytulara. İnsancık, bu  ölüm  girdabında  ne yapsın?
                                            ***************
             
            “ Ağam  be  derim” diyordun  “Ağam  be,  birden  buz  tuttuydu  ortalık. Halbuki  baksan,  halbuki  bir  gün  önce  ne  güzel…”
            Üç  gündür  yoldaydın.  Ulukışla’dan  aşağı  iniyordun  yayan  yapıldak.  Liğme  liğme  olmuş  potininin  içinde  karıncalanıyordu  ayak  parmakların. Gencecik  bir  delikanlıydın  o  zamanlar  baba. Taşı  sıksan  suyunu  çıkarırdın,  amma  senin  gençliğine  bile  fazlaydı  bu  kış, kar  altında  pusuya  yatmış  bu  coğrafya.
            “Ağam  be  derim”  diye  sayıklıyordun  “Ağam  be,  motorların  suyunu  boşaltmadıydık  daha. Sonra  işte, sonra  bir  don... Ağam  be, nerden  bilirdik. Sonra  işte, sonra  çatladıydı  motorlar.”
            Alman  mezarlığına  kıvrılıp  tipinin  dinmesini  bekledin. Belemedik  kar  altındaydı. Elinle  eşeleyip  toprağı  dinledin. Demiryolu  çalışması  sırasında  ölen  Alman’lar gömülmüştü  bu  mezarlığa. Acep  kaç  Alman  yatıyordu  toprağın altında? Kitabedeki  yazıları  okuyamadın. Karanlıktı. Üst  üste  iki  parka  giymiştin. Yüzüne,  kafana  bezler  dolamıştın. Ölüp  gitmeyi  dilemiştin sayıklar  gibi.
            Pozantı, Hacıkırı  arasında  on altı  tünel  açmıştı  zamanında  Alman’lar. İstanbul-Bağdat-Hicaz  demiryolunun  en  çetin  kesiti  burasıydı. Karşılıklı  çalışan  işçilerin  açtığı  tüneller  birbirini  tutmayınca  “Bilemedik! Bilemedik!”  diye  bağırırmış  bizimkiler. Alman’lar  da  buna  karşılık  “Belemedik! Belemedik!”  derlermiş. Doğayla  girişilen  bu  amansız  savaş  sırasında  almış ismini  bu  yöre: Belemedik  demiş  işçiler, Belemedik  kalmış.
            Ulukışla’da  tarla  sürüyordunuz  arkadaşınla. Arkadaşın  Hüseyin: ince, göğ  gözlü, her  daim  avcunun  içine  içine  öksüren  bir  oğlan. Ulukışla’nın  sızım sızım  üşüten  akşamlarında  sarınıp  yatardınız  römorkların  içinde. Bir  sabah,  kışa  değmiş  erkenci  bir  soğuğun  etlendiği  bir  sabah,  çatlamıştı  traktörlerin  motoru.
            Gün  vurup da  uyanınca  makinelerin  yanına  gitmiş  ve  çöküp  kalmıştınız  buz  kesen  toprağa. Hüseyin  ağlaya  ağlaya  bir  cigara  yakmıştı  yanı  başında:
            “Nuri”  demişti “Nuri, ne  ederik  biz  şimdi?” ciğerlerini  kusar  gibi  öksürmüş  ve  eklemişti “ Ağa  bizi  öldürür  be  gardaş! Kafamıza  mavzer  dayar, ayaklarımızın  tabanı soyulana  kadar  falakaya  yatırır  bizi!”
            Sonra  elinizde  ne  var  yoksa  sıkı  sıkı  giyinip  düşmüştünüz  yola. Yayan  yapıldak  Adana’ya  gitmek  kolay  mı? Hüseyin  yarım  gün  dayanamamış  çökmüştü  olduğu  yere:
            “Gardaş”  demiştin “Hüseyin  gardaş, ha  gayret!”  Kar  savuran  rüzgar  ete  işledikçe  öksürmekten  nefes  alamaz  olmuştu  Hüseyin. Karanlık  çökmüştü, arkadaşını  sırtına  alıp  nereye  gittiğini  bilmeden  ilerlemiştin. Sonra, büyük  ve  soylu  çoban  köpeklerinin  seslerini  işitmiştin  uzaklardan. Soluk  soluğa:

            “Hüseyin  gardaş “ demiştin “Dayan  gardaş! Köylük  yerdir  mutlak, şinci  varırız.”
            Derken  cılız  ışıklar  belirmişti  ilerde. Köpekleri  sakinleştiren  köylülerin  karaltıları  görülmüştü  ve  yüzü  koyun  yığılmıştınız  yere. Hüseyin’i  orada  bırakıp  sabahla  yola  düşmüştün  yine.
            “Ağam  be  derim”  diyordun  mırıl  mırıl “Sen  bizi  bilmen mi  ağam?. Yetimin  halinden  anlan sen  be  ağam!”
            Amansız  kayalıkların, dağın, taşın  elverdiğince  demiryolunu  takip  ederek  ilerlemiştin.  Dar  bir  vadide  marşandizle  karşılaşmış  son  anda  zor  atmıştın  kendini  kıyıya. Makinenin  kürediği  kar  yığının  altında  kalmış  ve  nefes  nefese  çırpınarak  kurtulmuştun  beyaz  kütlenin  altından.
            Kitabenin  üst  tarafında  belli  belirsiz  bir  haç  işareti, altında  sıralanan  isimler… “Tövbe”  demiştin  “Tövbe!”  sonra  besmele  çekmiştin. Oysa  topraklarından  çok  uzaklarda  yatan  bu  Alman’lar  da  aynı  göğün  altında  yaşamıştı  bir  zamanlar. Aynı  duygularla  sevdalanmışlar, özlerken  aynı  burukluğu  duymuşlardı  içlerinde. Acı  çekmişler, kırılmışlar,  sevinmişler  ve  aynı  gözyaşlarını dökerek  ağlamışlardı. İnsancık  öldükten  sonra,  toprağın  altında  yatarken  ne  kadar  da  birbirinden  farksızdı. Tıpkı  yeni  doğmuş  ak  pak  bebeler  gibi  ölüler  de  birbirine  hısımdı.
            Alman  mezarlığına  kıvrılıp  beklemiştin  baba. Kendi  içine  dolana  dolana,  karanlığın  içinde  imkansız  hayaller  yaratarak  yağıyordu  kar. Uykuyla  uyanıklık  arasında  gidip  geliyordun. Sıcacık  bir  yorgan  çekiliyordu  sanki  üstüne. Her  tarafın  tatlı  tatlı  uyuşuyordu. Bir  keçi  melemesi  duyuluyordu  uzaktan  uzağa. Savrulan  karın  arasında  dönüp  duran  bir  keçi  sürüsünü  arıyordu  sanki. Göz  kapakların  ara  ara  kapanıyordu, sonra  irkilerek  karanlığa  bakıyordun. Biliyordun, uyku  ölümün  kardeşidir.
            Belemedik’ten  sonra,  Çukurova’yı  kuşbakışı  gören  Hacıkırı  yakınlarında  yol  bıçak  gibi  kesilir, derin  bir  uçurum  akar  baş  aşağı. Demiryolunun  en  heybetli  köprüsü  vardır  burada: Vardaha…  İki yüz  metre  uzunluğu  ve  yüz  metreye  yakın  yüksekliğiyle  insanın  doğaya  meydan  okuyuşudur  bu  köprü.


            Köprünün  üzerinden  bir  eşya  düşerken  işçiler  yukarıdan  “Vardı  ha!”  diye  bağırırlarmış  aşağıdakileri  uyarmak  için. Rivayet  odur  ki  işçinin  biri  dengesini  kaybedip    düşerken  bile ölümle  hayat  arasında  şaşalayıp “Vardı  ha!”  diye  bağırmış. Vardaha  kalmış  köprünün  adı. Alaman  duyduğunu, etiket  gibi  yapıştırmış  yakıştırdığı  yere.
            Sabah  olup  da  yola  düşecektin, az  kalmıştı. Vardaha  köprüsüne  varınca  kuş  bakışı  görünecekti  Çukurova. Kurtuluşun, sıcağın, bereketin  muştusuydu  bu  anaç  topraklar; amma  Ağa’nın  da  zulmüydü.
            Biliyordun, uyku  ölümün  kardeşiydi. Meleye  meleye  yaklaşıyordu  keçi. Gözlerin  kapanıyordu, açıyordun  göz  bebeklerini  karanlıkta  savrulan  zerrecikler... Derken,  göz  kapakların  kilitlendi  sımsıkı  ve  keçi  belirdi  tozanın  içinde. Siyah,  sakallı,  gözü  alevli  bir  keçi. Sana  baktı  sakalı  titreye  titreye  ve  dönüp  uzaklaşmaya  başladı. Sen  davranıp  ardından  gitmek  istedin. Sıcacık  bir  yorgan  örtülüydü  sanki  üstünde. Keçi  dönüp  meliyor, seni  çağırıyordu. Gözlerin,  gözlerin  açılmıyordu. Sen  uykunun  terkisine  binip  keçinin  peşinden  gitmeye  çalışıyordun.
            Derken,  derinlerden  ve  uzaktan  uzağa  bir  ses  duydun,  bir  haykırış: Nuriii!
            Sarsılarak  açtın  gözlerini. Uyandın. Deli  gibi  sağa  sola  bakındın. Ne  keçi, ne  başka  bir  şey… Sadece  savrulan  kar. Bedenine  yayılan  cehennem  ateşini  dindirmek  için  karı  avuçladın. Ağladın, düşündün  ağlayarak. Bu  ses,  seni  ölümden  çağıran  bu  ses  babana  aitti. Sen  çocukken  ölen  babandan  geriye  yalnızca  bu  ses  kalmıştı. Ne  zaman  darda  kalsan  bu  haykırışı  duyardın  içinde. Tarla  sürerken  traktörün  üzerinde  uyuyunca  da  duymuştun  sesi: Nuriii!  Uçuruma  ramak  kala  uyanmış  ve  direksiyonu  kırmıştın. Boğaz  tokluğuna  ölümüne  çalışmak  zorundaydın.
            Alman  mezarlığının  duldasında  küçüldükçe  küçüldün.  Toprak  uğulduyordu  altında, dorukları  karlı  dağlar  davudi  bir  tınıyla  uğulduyordu, rüzgar  uğulduyordu   av  izindeki  bir  canavar  gibi; otu,  böceği,  ağacı  her  şey  uğulduyordu. İlk  gençliğinde  yitip  giden  ananı  düşledin. Osmanlı  kadınıydı, yiğitti… Sen  çocukken  Tarsus’tan  Ceyhan’a  kadar  bir  başınıza  giderdiniz. Ceyhan’da  akrabaları  vardı  ninemin. Ninem  seni  eşeğin  üzerine  oturtur,  kendi  yayan  yola  koyulurdu. Yol  boyunca  türküler  söylerdi. Başka  bir  dilde  türküler. Anlamazdın, ama  ezgi  seni  alıp  giderdi .Dedem  oğlu  olmayınca  Doğu’dan  almıştı  ikinci  karısını.
            Alman  ölülerle  koyun  koyuna  annenin  türkülerini  düşledin. Osmanlı  kadınıydı, yiğitti. Yıllar  sonra  evleneceğin  kız  da  anan  gibiydi  aynı. Yörük  kızıydı,  güçlüydü,  şefkatliydi, anamdı...
                                               **************
            Bozkır,  granit  bir  çığlık  olup  yükselir  denizi  görünce. Boylu  boyunca  tüm  ova  domur  domur  ışkın  verir. Toprağı  avuçlarsın, meyveden  damlayan  şıranın  tadı  yürür  damarlarına, göz  göz  yer  altından  firar  eden  su, denizi  arar  kıvrım  kıvrım  tarlalarda; amma  velakin  her  cennete  bir  cehennem  yakışır. Bu  bereketli  toprakların  üzerinde  kan  emer  soysuz  bir  düzen. Her  bir  şeyin  üzerine  çoğuşur;  her bir  şeyi  çürütür  bu  illet. Çalışmaktan  derman  kalmaz  köylünün  dizlerinde. Boğaz  tokluğuna  didinir  insancık. Zengini, ağası,  tüccarı  palazlanır. Çukurova  bolluk  içinde  yokluğun, dirim  içinde  ölümün  saltanatıdır.
            Gün  açıp  da  kar  hız  kesince  yola  düştün  baba. Düşe  kalka, soluklana  soluklana  indin  ovaya. Göz  gözü  görmez  bir  yağmur  yağıyordu. Sırılsıklam, titreyerek  vardın  çiftliğe. Olan  biteni  anlattın  kahyaya. Hinoğlu  hin  pis  pis  sırıttı  ve  yapıştırdı  şilleyi. Götürüp  ahıra  bağladılar  seni. Yeşilçam  filmlerinden  aşırılmış   bir  sahneyi  yeniden  canlandırır  gibi  bildik  esvaplar  ve  bildik  tavırlarla  geldi  ağa. Gıcır  gıcır  deri  çizmelerinin  içine  soktuğu  pantolunu, afilli  kasketi  ve  meşin  kırbacıyla  ağalığın  hakkını  veren  bir  adamdı. Önce  ağa, sonra  kahya  kırbaçladı  seni  sabaha  kadar. Hep  mırıldandın  sayıklar  gibi:
            “Ağam  be!”  dedin  “Ağam  be! Sen  bizi  bilmen mi  ağam?. Yetimin  halinden  anlan sen  be  ağam!”
            Dinlemediler. Kendinden  geçip  de  nefessiz  kalınca  yine  duydun  babanın  sesini: Nuriii!
            Seni  kaybedeli  yirmi  iki  yıl  olmuş. İhtimal  ağayla  kahya  senden  çok   daha  evvel  göçüp  gitmişlerdir  bu  dünyadan. İnsancık  öldükten  sonra,  toprağın  altında  yatarken  ne  kadar  da  birbirinden  farksız. Şu  üç  günlük  dünya  için  zulmetmeye  değer  mi?
            Baharın, Alman  mezarlığına  gidip  gençliğini düşüneceğim  ve  uzanıp  toprağa  bekleyeceğim  senin  de  benim  adımı  ünlemeni. İnsancık  ne  yapsın? Ne  etse  de  yok  edemez  sevgiyi.
                                                     Murathan  ÇARBOĞA

*Amanos Edebiyat - Sayı:3-2015


11 Mar 2015

YAZGIYA VURULMUŞ PROMETHEUS

     

                        kıyıda  kalmanın  küskün  dağınıklığı…
                        bir  deniz  feneri  gibi  saplanıp  kayalara
                        çalınmış  bir  ateşle  sonsuzluğu   beklemek…
                        hayatın  uzağında  hep,  denizin  kıyısında,
                        suya  karışan  çocuklardan  ummak  huzuru.

                        hangi  rüzgar  sürüklüyor  yazgıyı
                        bozkırın  yalancı  sonsuzluğuna  doğru?
                        hangi  ırmak  yüklenir  gözyaşından 
                        damlayan  tuzu? düşlerde  yükselen  ada,
                        fok  kahkahalarını  daha  ne  kadar  saklayabilir?
                       
                        kalbime  sefer  eyleyen  keder,
                        parçalanmış  bir  gökyüzü  bulacak  ufukta.
                        yağmalanmış  bahçelerini  çocukluğun,
                        kıyılara  vurmuş  yalnızlık  yaralarını
                        ve  kuma  gömülen  papatya  fallarını.

                        her  adımda  toprağa  açılan  uçsuz  küfran,
eksilmenin  şarkısıyla  peşimde  silinen  gölge,
uzaklaştıkça   bahara  kesen  metalik  şehirler
ve  taşlanmış  bedenimde  biriken  ganimet:
yetim  sözcüklerden  biçilmiş  kanlı  bir  gömlek…

huzuru  uğuldasın  artık  topladığım  deniz  taşları,

kıyıda  çırpınan  kalbim,  yeni  şarkılarla  yol  alsın.  

                                                                    MURATHAN ÇARBOĞA

10 Oca 2015

MUTLULUKLAR ANLIK, ACILAR UZUN METRAJLI *


            Uzun  burunlu   Krupp  kamyonları  şehirden  şehre  dolaşırdı. Kimi  zaman  soluya  soluya   rampalara  tırmanır,  kimi  zaman  hayallere  dalmış  çocuk  çobanların  bakışlarını  sürüklerdi  yollar  boyunca. Uzun   burunlu  Krupp  kamyonları  hep  mucidinin  ismini  sayıklardı: Krupp, Krupp, Krupp…  Dikkatlice  dinleyip  de  fark  ederdiniz  bu  mühendislik  harikasını: Krupp, Krupp,  Krupp…
            Babam,  uzun   günlerden  sonra  hep  aynı  film  jeneriğini  tekrarlayarak  girerdi  mahalleye. Krupp  kamyon  mahallenin  tozlu  yollarında   söylene  söylene  ilerlerdi: Krupp, Krupp… Sıra  sıra  teneke  barakalardan  oluşmuş  mahallemizde  klakson  sesleri  yankılanırdı.
            Babam, Yeşilçam  filmlerine  yakışır  bir  jön  edasıyla  kamyondan  atlardı.  Dar  kesim  gömleği, İspanyol  paça  pantolonu  ve  Ayhan  Işık  bıyıklarıyla  gülümserdi.  Annem  her  zamanki  yorgun  gülümseyişiyle  karşılardı  onu. Elleri  çamaşırdan, bulaşıktan  liğme  liğme, yüzü  kansızlıktan  beyaz, fakat  her  şeye  rağmen  güzel  annem…
            Her  gelişinde  benim  için  cebinden  bir  avuç  leblebi  çıkarırdı  babam. Gözlerimi  siyah-beyaz  filmlerden  aşırılmış  bir  bakışla  yoklar  ve  derslerimi  sorardı, sonra  anneme   hediyesini  Krupp  getirecekmiş  gibi  dönüp  kamyona  bakardı. Ben  hemen  anlardım, bir  koşu  gidip  kamyona  tırmanır  şoför  kabinindeki  paketi  alıp  getirirdim. Krupp  yaşlı  bedeninin  ısrarına  dayanamayarak  çoktan  uykuya  dalmış  olurdu. 
            Günlerce , bazen  aylarca  ortada  görünmeyen  babam,  hediyesini  verip  annemin  gönlünü  almaya  çalışırdı. Yoklukla,  sıkıntılarla  çoğu  zaman  tek  başına  mücadele  eden  annem,  kısacık  bir  an  için  bile  olsa  mutlu  olurdu.  Kimi  zaman  sosyete  işi  yazmayı  havalandırarak  başına  geçirir, kimi  zaman  işporta  ürünü  pabuçlarını  çocuklar  gibi  sevinerek  giyerdi. Babam  için  annem  bazen   Belgin  Doruk,  bazen  Türkan  Sultan  idi.  Tartışmadıkları  zaman  annemle  hep  jön  sesiyle  konuşurdu.
            Bir  akşamlık  da  olsa  mutluluk  denen  duyguyu  tüm  benliğimle  hissederdim. Akşamları  pencere  kenarına  çöküp  için  için  ağlayan  annem  bir  günlük  de  olsa  mutlu  olurdu.

            Mevsim  müsaitse  mahalleye  sırtını  dönmüş  yüksek  duvarlı  yazlık  sinemaya  koşar  afişlere  bakardım.  O  akşam  ailecek  sinemaya  giderdik. Emektar  tahta  sandalyelere  oturup  çekirdek  yiyerek  film  seyrederdik.  Babam  filmlerin  çoğunu  daha  önce  seyrettiği  için  replikleri  ezbere  söylerdi. Bu  yüzden  annemle  didişip  gülüşürlerdi.  Ben, koca  koca  yıldızlarla  bezeli  gökyüzüne  bakıp  şükrederdim. Mutluluk  işte  bu  kadar  basit  bir  şeydi: birliktelik  ve  sevgi…
            Dönüşte  annem  ve  babam  kol  kola  önden  yürürdü. Gölgelerimiz  bile  güle  oynaya  yanımız  sıra  giderdi.  Boylu  boyunca  uzanıp  uyuklayan  Krupp’u  farından  öper  iyi  geceler  dilerdim. Keşke  babam  hiç  gitmeseydi.  Keşke  annemin  dediği  gibi  birkaç  günlük  yoldan  iki  ayda  dönmeseydi.  Krupp  evimizin  önünde  yaşlılığın  tadını  çıkarsaydı  söylene  söylene: Krupp, Krupp, Krupp…
            Kurpp’la  karşı  karşıya  kurulup   derme  çatma  bir  lokomotifin  yamru  yumru  vagonlarını  andıran  teneke  barakaları  seyrederek  Ali’yi  beklerdik. Ali  mi? Can  dostuydu  o. Biricikti. Kırpış  kırpış  kirpikli, yamalı   şalvarlı,  her  daim  boyalı  göynekli  bir  garipti. Arkadaşımdı, sırdaşımdı.
            Nasıl  olurdu  bilmem  mahallenin  gariban  çemberine  girmeden  Krupp’un  geldiğini  anlar : “Hopp!”  diye  ünlerdi. Ben  bir  koşu  yola  doğru  açılır  görürdüm  onu. Omzunda  boyacı  sandığı , başında  derisi  kayışa  dönmüş  bir  kasket, yampuri  yumpuri  yürüyerek  gelirdi.  Yaklaşır,  gözün  aydın,  derdi. Gidip  Kurpp’un  burnunu  okşardı. Yan  yana  oturur   konuşurduk. Babası  yıllar  önce  ölmüştü,  anası  evlere  temizliğe  gider  üç- beş  kuruş  kazanırdı.
             Ben  ne  zaman  halimden  şikayet  etmeye  kalksam: “Hopp!”  derdi. “Sen  benim  halı  mı  görün  mü  gardaş?”  diye  çıkışırdı. “Başta  baba  yok, anam  pimpirik  halıyla  çalışır,  ben  ayakkabı  cilalarım  akşama   gadar”. Susardı,  uzun  uzun  bakardı  bir  yerlere,  sonra    “ Okulunu  okumaya  bak, başında  baban  var,  şükret”  derdi.  Derken  dönüp  Krupp’a  seslenirdi. “Ulan  Gurup,  adam  olmaz  senin  bu  seninki “  der  gevrek  gevrek  gülerdi.
            Benden  iki  yaş  büyüktü , amma  yetişkin  insanlar  gibi  konuşurdu. Vaktinden  evvel  olgunlaşmış,  vaktinden  evvel,  daha  büyümeden  yaşlanmaya  başlamıştı. İhtiyarlar  gibi  uzun  uzun  susar,  ihtiyarlar  gibi  geçmiş  zamanın  hesabını  yaparak  boşluğa  bakardı.
            Okumayı  çok  istemiş, fakat  yetimlik  onun  yakasını  bırakmamıştı. Büyüyünce  kamyon  şoförü  olmak  niyetindeydi. Hasret  çekerdi   amma,  olsun,  anasını iyi  yaşatırdı. Çoğu  zaman  okulun  yüksek  duvarına  tırmanır  teneffüste  cıvıldaşan  öğrencileri  seyrederdi.  Nedendir  bilmem,  beni  görünce  seslenmezdi. Her  seferinde  ilk  benim  konuşmamı  beklerdi. Bir  koşu  duvar  dibine  giderdim,  laflardık.  Okulun  hademesi  onu  görüp  de  bağıra  çağıra  yaklaşmaya  başlayınca,  “Hopp! ”  derdi, “Ağır  vasıta  geliyor.”  Sonra  duvardan  atlayıp  gözden  kaybolurdu.

            Yaz  akşamları  evin  önüne  çöküp  kimi  zaman  laflar  kimi  zaman  yazlık  sinemanın  uzaktan  uzağa  yankılanan  repliklerini  dinlerdik.  Babamla  annemin  sesleri  de  karışırdı  repliklere. Babamın  bir  Yeşilçam  jönü  gibi  tok  ve  etkileyici  ses  tonu,  annemin  usul  usul  gülüşü;  bazen  hıçkırıkları  ve  ardından  babamın  kamyoncu  ağzı.
            Bir  yandan  laflar  bir  yandan  hayallere  dalardık. Film  ve  gerçek  birbirine  karışırdı  sanki. Kimi  zaman  annemle  babam  replik  replik  Selvi  Boylum  Al  Yazmalım  olur;  ben, hüznü  ve  sevimliliği  aynı  anda  yüzüne  iliştiren   Sezercik’e  dönüşüverirdim. Ali  mi?  O  Turist  Ömer’di.  Onun  gibi  neşeli  ve  mazlum…
            Babam  Krupp’a  sırtını  dayayıp  uzaklara  bakar,  iç   geçirirdi. Sonra  “Kurtulamadık  şu  teneke  yığınından” derdi  mahalleyi  süzerek.  Mutfaktan  usul  usul  kap  kacak   sesleri  gelirdi. Annem  yemek  yapardı  akşam  için. “ Yahu, başka  memleketlerin  taşı  toprağı  altın,  bizimki  teneke  yığını!”  diyerek  öfkelenir,  ardından   boşluğa  bir  tekme  atardı  babam. Jön  sesiyle  başlayan  konuşması  perde  perde  kamyoncu  ağzına  dönerdi.
            Gidip  gördüğü  şehirleri  anlatırdı, sevdiği  filmleri  anlatır  gibi  heyecanla. Hasret  çekermiş  gibi  uzun  uzun  susardı. Sonra  kamyonun   kaportasını  sıvazlar  “beni  bir  sen  anlıyorsun  arkadaş”  derdi.
            Oysa,  ölümcül  bir  sırrı  bilmenin   sıkıntısıyla  kaç  zamandır  tekliyordu  Krupp. Bildiği  o  tek  sözcükle  kim  bilir  neler  söylüyordu: Krupp, Krupp…
              Hep  mutlu  sonla  biterdi  yazlık  sinemada  dönen  filmler. Aşıklar  birleşir, kayıp  çocuklar  anne  ve  babalarına  kavuşurdu. Hep  mutlu  ezgiler  eşliğinde  insanlar  gülümser, herkes  el  ele  kol  kola  mutluluğa  yürürdü. Oysa  hayatta  mutluluklar  anlık,  acılar  ise  uzun  metrajlıydı.
            Hararetli  bir  tartışmanın  ardından  yüzümü  avuçlayıp  gözlerime  uzun  uzun  bakan  babam  kamyona  atlayıp  gitmişti  günün  birinde. Krupp  burnunu  sallaya  sallaya  hıçkırmış  ve  bir  süre  yerinde  saymıştı.
             Babam  bir  daha  geri  dönmedi. Yıllar  sonra  da  olsa  Selvi  Boylum’un  İlyas’ı  sevdası  için  geri  dönmüştü  oysa. Beklemiş,  beklemiş,   en  sonunda  anılara  ve  hasrete  daha  fazla  dayanamayıp  taşınmıştık  mahalleden.
             Yıllar  yılları  kovaladı; yollar  boyunca   Krupp’un  homurdanışını  aradım . Annem  sandık  dibinde  sakladı  babamın  getirdiği  hediyeleri. Yıllarca  dokunmadı  onlara. Sonra   sosyete  işi  yazmayı  sandıktan  çıkarıp  takmaya  başladı  bir  gün; gülümsedi,  gözlerinin  içine  ipil  ipil  yıldızlar   doldu  sanki.  Birkaç  ay  sonra  yazlık  sinemalar  sezonu  açar  açmaz  öldü.  Uykusunda,  bir  sabah  vakti, yorgun  gülümseyişiyle  uyur  gibi.  “Sevgi  neydi? Sevgi  iyilikti. Sevgi  emekti.”, oysa  sevgiyi, emeği  ve  iyiliği  yüreğinde  barındıran  yalnızca  annemdi.

            Saat  gece  yarısını  göstermiş  ve  büyü  bozulmuştu. Devasa  bir  balkabağına  dönüşmüştü  her  şey. Kirlenmenin  ve  yozlaşmanın  hücumu  altında  büyümüş  ve  çocukluğumun  büyülü  dünyasını  yavaş  yavaş  kaybetmiştim. Yitirilen  masumiyet  nedeniyle  küsüp  anılara  çekilen  Yeşilçam  filmlerinin  yerini  uygunsuz  ucubeler  ve  ucuz  karate  filmleri  doldurmuştu. Mutlu  sonlar  filmlerde  bile  yoktu  artık.
            Derken  gün  gelmiş,  yazlık  sinemaların  gözlerine  birer  birer  perde  çekilmiş  ve  devasa  dozerler  birbirine  sokulan  teneke  barakaları  dümdüz  etmişti. Sonra  göz  açıp  kapayıncaya  kadar  sağır  ve  dilsiz  apartmanlar  yükselmişti  mahallede. Gerçek  hayatta  kapı  önlerine  birer  deste  para  bırakarak  gecekondu  sakinlerini  acımasız  müteahhitlerin  elinden  kurtaran  kahramanlar  yoktu.
            Krupp  kim  bilir  hangi  hurdalıkta  küskün  ve  hasret  dolu  suskunluğunu  sürdürüyordu. Çok  aramış  ama   bulamamıştım  onu. Uzun  burunlu  Krupp  kamyonları  zamana  yenilmiş  ve  cıstak  cıstak   türkü  çığıran  afilli  otomobillerin, yerli  yersiz   bağıran  kornaların,  cayırtıların, küfürlerin  yarattığı  kirliliğe  dayanamayarak  susmuştu.  Yollarda  gelip  geçene  Krupp  Krupp  selam  veren  kamyonlar  yoktu  artık.
            Ali  mi?  O  Turist  Ömer’di. Derbeder  kılıklı, çapkın  gülüşlüydü. Hep   Turist  Ömer  gibi  deli  dolu  ve  muzip  biri  olarak   düşledim  onu.  Kimi  zaman  uzun  uzun  susan,  kimi  zaman   dokunaklı  laflar  edip  de  seyirciyi  ağlatan  yampiri  selamlı  Turist  Ömer… 
            Mahalleden  taşındıktan  sonra  bir  daha  görmedim   Ali’yi. Yıllar  geçti, arayamadım, soramadım  onu. Çocukluğuma  dair  anılarımda  bozulmadan  bir  tek  o  kalsın istedim.  Mutluluklar  anlık, acılar   ise  uzun  metrajlıydı. Onun  için  hep  mutlu  bir  hayat  diledim…
            “Hopp! Ağır  vasıta  geliyor!”  diye  gürlesindi  gıcır  gıcır  bir  kamyonun  üstünde.
            “Mutlu  sonlar  sadece  Yeşilçam’da  olmaz  gardaş!” desindi  ve  güzel  bir  geleceğe  doğru  akıp  gitsindi  neşeli  bir  fon  müziği  eşliğinde…
            “Hopp!...........”

                                                                             -SON-

                                                                                                                                                                             
                                                                                                          MURATHAN  ÇARBOĞA


*   Mahmut  Tunaboylu  7. Öykü  Yarışması’nda (2014)   birincilik  ödülüne  değer   bulunmuştur.