18 Ağu 2015

İÇİMDEKİ CESET

                                                                              
                                Çocuk  ölümleri  için,  yas  ile…”

                  “Adam  uyandığında  kadın  yere  yatmıştı. 
Gökyüzüne   bakıyordu. Çocuk  yanında  duruyordu. Onu  da  bluzuna  sarmıştı.
                 “Ne oldu?” diye  sordu  adam.
                 Kadın  hiç  kımıldanmadı. “Çocuk  öldü.”  diye  cevap  verdi. Adam  yerinden  fırladı. “Öldü  mü?”  dedi  adam. “Demek  öldü?!”
                  “Sen  uyuduğun  sırada  o  öldü”  dedi  kadın.
                  “Neden  beni  uyandırmadın?”
                  “Neden  seni  uyandırayım  ki”  diye  sordu  kadın.
                                                                  WOLFDİETRİCH  SCHNURRE
                                                                                    (Kaçarken)
              

                               İÇİMDEKİ  CESET

ağacın  şarkısı  bu: akşamdan  ürken  rüzgâr  ve  çıkrık  iniltileri,  susamış
hayâlin  izinde.yapraklar  arasında  ürperen  unutuş, sabah  olmayacak
korkusu  kuşların  soluğunda. çocuğun  kıyılarına  vuran  uğultu; uzakta,
günlerin  ölüsü  üzerine  kırılıp  düşen  huzur… boğulmuş  bahçeleri 
biriktiren  manzara…yalnızlığın  şarkısı  bu: mecbursun  yazgına…

oyunların  dışında  kaldı  suskunluğum,  paylaşıldı  bilyeler, sokaklar
sobelendi, saklandığım  yerde  unutuldum. eşiklere  sığınıp  beklemek
hayatın  anımsayan  yüzünü,  küfretmek, düşlerin  terkisinde  koşturmak
top  peşinde  ve  susayıp  ağız  dayamak  komşu  çeşmelere… pencere
camlarına  yapışmış  her  çocuk  kederin  mührünü  taşır  gözlerinde.

ceviz  ağaçlarının  altında  yağmuru  bekleyen  sevinç, karanlığa  duman
olan  babanın  hüznü, buğusu  tüten  bir  ceset  taşıyorum  işte,  yenildim.
şiire  sarılan  çocuğun  müntehir  düşleri  ufalanıyor  ellerimde, duâlarla
ana  rahmine  bağışlanmış  umut  tükendi  artık. söz  verilmiş  kurbanların
arzulu  kanı  sızıyor  boğazımdan, çürüyor  saçlarımı  saklayan  sandık.

kardeşlerimin  çocuk  gözleri  kara  kara  bakıyor  hâlâ, babam  gün  aşırı
ölüyor  yeniden. kapanan  kapıların  kalbime  çakılan  sesi  ve  duâlar,
isyanı  müjdeleyen  duvar. aynalara  çarpıyor  yarım  kalmış  sözler,
babam  yüzümde  susuyor, yaşlanıyor  inancım. şiirin  bataklığında
kaybolmak  sessizce  ve  unutmak  mutsuzluğu,  yanıldım!.. yanıldım…

zaman  ilerliyor  çarparak  meridyenlere, çoğalıyor  içimdeki  ceset,
ölü  çocuklar  topluyor  yelkovan  yeryüzünün  enlemlerince. açlığın
usta  hançeri  ve  kurşun  ırmakları  dağıtıyor  bilyeleri. kan  lekeleri
bez  bebeklerin  eteğinde, cehennem  ateşleri… gökyüzüne  koşuyor
çalınmış  şarkılar, iki  adımlık  mezarlar  yarılıyor  toprağın  sızılı  etine…

rüzgârla  konuşacak  sözcüklerim  yok  artık, tenhaya  yürüyen  ıslak
bir  köpek  gençliğim. camlardan  yansıyan  hayâlim  su  veriyor  kederin
ışıksız  çiçeğine, yenildim. şapkamdan  çıkan  imgeler  uçup  gitti 
sökülmüş  bahçelere, oyunların  dışında  kaldım  yine, ölümü  beklemeliyim…
                                                                                                                 MURATHAN ÇARBOĞA-2007

28 Mar 2015

İNSANCIK NE YAPSIN*

                                                                                        “Babam  için…”
                                                                                                                                        
            Bozkır,  granit  bir  çığlık  olup  yükselir  denizi  görünce. Dağların ardında,  denize  varıncaya  kadar  bereket  göverir  topraktan.  Toprağı  avuçlarsın, tohumu  bekleyen  bir  anaç  sızı  yakar  elini, güneş  olgun  bir  meyve gibi  ekinlere, portakal  çiçeklerine  damlar; amma  velakin  her  cennete  bir  cehennem  yakışır. Bu  bereketli  toprakların  üzerinde  oğul  verir  salkım  salkım  sinek  sürüleri. Her  bir  şeyin  üzerine  çoğuşur;  her bir  şeyi  çürütür  bu  illet. Sıtmadan  derman  kalmaz  dizlerde. Çukurova  bolluk  içinde  yokluğun, dirim  içinde  ölümün  saltanatıdır.
            Jilet  gibi kayaların  göğe  yükselen  ahraz  narasıdır  Toroslar. Yükseklere  çıkıp  da  şöyle  çepeçevre  etrafa  bakınca  ince  bir  ürperti  dolanır  insanın  sırtında. Heybetin,  bakir tabiatın  ve  yabanın  uğultusu  çağıldar  dört  bir  yanda. Evreni  dinlemek  gibidir  bu. Uzayın  dip  boşluğuna  yapışıp  milyarlarca  yıldır  dönüp  duran  hayatsız bir  gezegende , o  tarif  edilemez,  korkunç  ve  devasa  ıssızlığı  dinlemek  gibidir.
            Türlü  kokular  kaplar  toprağı. Bahara  kesmiş  çiçeklerin  kokusu, türlü  börtü  böceğin  kımıltısı  etlenir  ortalıkta  sanki. Rüzgar, yılkıya  ömür  vermiş  delişmen  bir  aygır  gibi  koşturur  doruklarda. Derinden  derine  hissedilen, duyulmaktan  çok  ete  kemiğe  işleyen  ilahi  bir  homurtu  yükselir  dağın  derinliklerinden.
            Kışı  çetin  olur. Bitmek  tükenmek  bilmeyen  bir  sabırla  yağar  kar. Rüzgar, sayısız  kar  taneciğini  savurur  toynaklarının  hışmıyla. Kurdu,  ayısı, çakalı  bile  çekilir  kuytulara. İnsancık, bu  ölüm  girdabında  ne yapsın?
                                            ***************
             
            “ Ağam  be  derim” diyordun  “Ağam  be,  birden  buz  tuttuydu  ortalık. Halbuki  baksan,  halbuki  bir  gün  önce  ne  güzel…”
            Üç  gündür  yoldaydın.  Ulukışla’dan  aşağı  iniyordun  yayan  yapıldak.  Liğme  liğme  olmuş  potininin  içinde  karıncalanıyordu  ayak  parmakların. Gencecik  bir  delikanlıydın  o  zamanlar  baba. Taşı  sıksan  suyunu  çıkarırdın,  amma  senin  gençliğine  bile  fazlaydı  bu  kış, kar  altında  pusuya  yatmış  bu  coğrafya.
            “Ağam  be  derim”  diye  sayıklıyordun  “Ağam  be,  motorların  suyunu  boşaltmadıydık  daha. Sonra  işte, sonra  bir  don... Ağam  be, nerden  bilirdik. Sonra  işte, sonra  çatladıydı  motorlar.”
            Alman  mezarlığına  kıvrılıp  tipinin  dinmesini  bekledin. Belemedik  kar  altındaydı. Elinle  eşeleyip  toprağı  dinledin. Demiryolu  çalışması  sırasında  ölen  Alman’lar gömülmüştü  bu  mezarlığa. Acep  kaç  Alman  yatıyordu  toprağın altında? Kitabedeki  yazıları  okuyamadın. Karanlıktı. Üst  üste  iki  parka  giymiştin. Yüzüne,  kafana  bezler  dolamıştın. Ölüp  gitmeyi  dilemiştin sayıklar  gibi.
            Pozantı, Hacıkırı  arasında  on altı  tünel  açmıştı  zamanında  Alman’lar. İstanbul-Bağdat-Hicaz  demiryolunun  en  çetin  kesiti  burasıydı. Karşılıklı  çalışan  işçilerin  açtığı  tüneller  birbirini  tutmayınca  “Bilemedik! Bilemedik!”  diye  bağırırmış  bizimkiler. Alman’lar  da  buna  karşılık  “Belemedik! Belemedik!”  derlermiş. Doğayla  girişilen  bu  amansız  savaş  sırasında  almış ismini  bu  yöre: Belemedik  demiş  işçiler, Belemedik  kalmış.
            Ulukışla’da  tarla  sürüyordunuz  arkadaşınla. Arkadaşın  Hüseyin: ince, göğ  gözlü, her  daim  avcunun  içine  içine  öksüren  bir  oğlan. Ulukışla’nın  sızım sızım  üşüten  akşamlarında  sarınıp  yatardınız  römorkların  içinde. Bir  sabah,  kışa  değmiş  erkenci  bir  soğuğun  etlendiği  bir  sabah,  çatlamıştı  traktörlerin  motoru.
            Gün  vurup da  uyanınca  makinelerin  yanına  gitmiş  ve  çöküp  kalmıştınız  buz  kesen  toprağa. Hüseyin  ağlaya  ağlaya  bir  cigara  yakmıştı  yanı  başında:
            “Nuri”  demişti “Nuri, ne  ederik  biz  şimdi?” ciğerlerini  kusar  gibi  öksürmüş  ve  eklemişti “ Ağa  bizi  öldürür  be  gardaş! Kafamıza  mavzer  dayar, ayaklarımızın  tabanı soyulana  kadar  falakaya  yatırır  bizi!”
            Sonra  elinizde  ne  var  yoksa  sıkı  sıkı  giyinip  düşmüştünüz  yola. Yayan  yapıldak  Adana’ya  gitmek  kolay  mı? Hüseyin  yarım  gün  dayanamamış  çökmüştü  olduğu  yere:
            “Gardaş”  demiştin “Hüseyin  gardaş, ha  gayret!”  Kar  savuran  rüzgar  ete  işledikçe  öksürmekten  nefes  alamaz  olmuştu  Hüseyin. Karanlık  çökmüştü, arkadaşını  sırtına  alıp  nereye  gittiğini  bilmeden  ilerlemiştin. Sonra, büyük  ve  soylu  çoban  köpeklerinin  seslerini  işitmiştin  uzaklardan. Soluk  soluğa:

            “Hüseyin  gardaş “ demiştin “Dayan  gardaş! Köylük  yerdir  mutlak, şinci  varırız.”
            Derken  cılız  ışıklar  belirmişti  ilerde. Köpekleri  sakinleştiren  köylülerin  karaltıları  görülmüştü  ve  yüzü  koyun  yığılmıştınız  yere. Hüseyin’i  orada  bırakıp  sabahla  yola  düşmüştün  yine.
            “Ağam  be  derim”  diyordun  mırıl  mırıl “Sen  bizi  bilmen mi  ağam?. Yetimin  halinden  anlan sen  be  ağam!”
            Amansız  kayalıkların, dağın, taşın  elverdiğince  demiryolunu  takip  ederek  ilerlemiştin.  Dar  bir  vadide  marşandizle  karşılaşmış  son  anda  zor  atmıştın  kendini  kıyıya. Makinenin  kürediği  kar  yığının  altında  kalmış  ve  nefes  nefese  çırpınarak  kurtulmuştun  beyaz  kütlenin  altından.
            Kitabenin  üst  tarafında  belli  belirsiz  bir  haç  işareti, altında  sıralanan  isimler… “Tövbe”  demiştin  “Tövbe!”  sonra  besmele  çekmiştin. Oysa  topraklarından  çok  uzaklarda  yatan  bu  Alman’lar  da  aynı  göğün  altında  yaşamıştı  bir  zamanlar. Aynı  duygularla  sevdalanmışlar, özlerken  aynı  burukluğu  duymuşlardı  içlerinde. Acı  çekmişler, kırılmışlar,  sevinmişler  ve  aynı  gözyaşlarını dökerek  ağlamışlardı. İnsancık  öldükten  sonra,  toprağın  altında  yatarken  ne  kadar  da  birbirinden  farksızdı. Tıpkı  yeni  doğmuş  ak  pak  bebeler  gibi  ölüler  de  birbirine  hısımdı.
            Alman  mezarlığına  kıvrılıp  beklemiştin  baba. Kendi  içine  dolana  dolana,  karanlığın  içinde  imkansız  hayaller  yaratarak  yağıyordu  kar. Uykuyla  uyanıklık  arasında  gidip  geliyordun. Sıcacık  bir  yorgan  çekiliyordu  sanki  üstüne. Her  tarafın  tatlı  tatlı  uyuşuyordu. Bir  keçi  melemesi  duyuluyordu  uzaktan  uzağa. Savrulan  karın  arasında  dönüp  duran  bir  keçi  sürüsünü  arıyordu  sanki. Göz  kapakların  ara  ara  kapanıyordu, sonra  irkilerek  karanlığa  bakıyordun. Biliyordun, uyku  ölümün  kardeşidir.
            Belemedik’ten  sonra,  Çukurova’yı  kuşbakışı  gören  Hacıkırı  yakınlarında  yol  bıçak  gibi  kesilir, derin  bir  uçurum  akar  baş  aşağı. Demiryolunun  en  heybetli  köprüsü  vardır  burada: Vardaha…  İki yüz  metre  uzunluğu  ve  yüz  metreye  yakın  yüksekliğiyle  insanın  doğaya  meydan  okuyuşudur  bu  köprü.


            Köprünün  üzerinden  bir  eşya  düşerken  işçiler  yukarıdan  “Vardı  ha!”  diye  bağırırlarmış  aşağıdakileri  uyarmak  için. Rivayet  odur  ki  işçinin  biri  dengesini  kaybedip    düşerken  bile ölümle  hayat  arasında  şaşalayıp “Vardı  ha!”  diye  bağırmış. Vardaha  kalmış  köprünün  adı. Alaman  duyduğunu, etiket  gibi  yapıştırmış  yakıştırdığı  yere.
            Sabah  olup  da  yola  düşecektin, az  kalmıştı. Vardaha  köprüsüne  varınca  kuş  bakışı  görünecekti  Çukurova. Kurtuluşun, sıcağın, bereketin  muştusuydu  bu  anaç  topraklar; amma  Ağa’nın  da  zulmüydü.
            Biliyordun, uyku  ölümün  kardeşiydi. Meleye  meleye  yaklaşıyordu  keçi. Gözlerin  kapanıyordu, açıyordun  göz  bebeklerini  karanlıkta  savrulan  zerrecikler... Derken,  göz  kapakların  kilitlendi  sımsıkı  ve  keçi  belirdi  tozanın  içinde. Siyah,  sakallı,  gözü  alevli  bir  keçi. Sana  baktı  sakalı  titreye  titreye  ve  dönüp  uzaklaşmaya  başladı. Sen  davranıp  ardından  gitmek  istedin. Sıcacık  bir  yorgan  örtülüydü  sanki  üstünde. Keçi  dönüp  meliyor, seni  çağırıyordu. Gözlerin,  gözlerin  açılmıyordu. Sen  uykunun  terkisine  binip  keçinin  peşinden  gitmeye  çalışıyordun.
            Derken,  derinlerden  ve  uzaktan  uzağa  bir  ses  duydun,  bir  haykırış: Nuriii!
            Sarsılarak  açtın  gözlerini. Uyandın. Deli  gibi  sağa  sola  bakındın. Ne  keçi, ne  başka  bir  şey… Sadece  savrulan  kar. Bedenine  yayılan  cehennem  ateşini  dindirmek  için  karı  avuçladın. Ağladın, düşündün  ağlayarak. Bu  ses,  seni  ölümden  çağıran  bu  ses  babana  aitti. Sen  çocukken  ölen  babandan  geriye  yalnızca  bu  ses  kalmıştı. Ne  zaman  darda  kalsan  bu  haykırışı  duyardın  içinde. Tarla  sürerken  traktörün  üzerinde  uyuyunca  da  duymuştun  sesi: Nuriii!  Uçuruma  ramak  kala  uyanmış  ve  direksiyonu  kırmıştın. Boğaz  tokluğuna  ölümüne  çalışmak  zorundaydın.
            Alman  mezarlığının  duldasında  küçüldükçe  küçüldün.  Toprak  uğulduyordu  altında, dorukları  karlı  dağlar  davudi  bir  tınıyla  uğulduyordu, rüzgar  uğulduyordu   av  izindeki  bir  canavar  gibi; otu,  böceği,  ağacı  her  şey  uğulduyordu. İlk  gençliğinde  yitip  giden  ananı  düşledin. Osmanlı  kadınıydı, yiğitti… Sen  çocukken  Tarsus’tan  Ceyhan’a  kadar  bir  başınıza  giderdiniz. Ceyhan’da  akrabaları  vardı  ninemin. Ninem  seni  eşeğin  üzerine  oturtur,  kendi  yayan  yola  koyulurdu. Yol  boyunca  türküler  söylerdi. Başka  bir  dilde  türküler. Anlamazdın, ama  ezgi  seni  alıp  giderdi .Dedem  oğlu  olmayınca  Doğu’dan  almıştı  ikinci  karısını.
            Alman  ölülerle  koyun  koyuna  annenin  türkülerini  düşledin. Osmanlı  kadınıydı, yiğitti. Yıllar  sonra  evleneceğin  kız  da  anan  gibiydi  aynı. Yörük  kızıydı,  güçlüydü,  şefkatliydi, anamdı...
                                               **************
            Bozkır,  granit  bir  çığlık  olup  yükselir  denizi  görünce. Boylu  boyunca  tüm  ova  domur  domur  ışkın  verir. Toprağı  avuçlarsın, meyveden  damlayan  şıranın  tadı  yürür  damarlarına, göz  göz  yer  altından  firar  eden  su, denizi  arar  kıvrım  kıvrım  tarlalarda; amma  velakin  her  cennete  bir  cehennem  yakışır. Bu  bereketli  toprakların  üzerinde  kan  emer  soysuz  bir  düzen. Her  bir  şeyin  üzerine  çoğuşur;  her bir  şeyi  çürütür  bu  illet. Çalışmaktan  derman  kalmaz  köylünün  dizlerinde. Boğaz  tokluğuna  didinir  insancık. Zengini, ağası,  tüccarı  palazlanır. Çukurova  bolluk  içinde  yokluğun, dirim  içinde  ölümün  saltanatıdır.
            Gün  açıp  da  kar  hız  kesince  yola  düştün  baba. Düşe  kalka, soluklana  soluklana  indin  ovaya. Göz  gözü  görmez  bir  yağmur  yağıyordu. Sırılsıklam, titreyerek  vardın  çiftliğe. Olan  biteni  anlattın  kahyaya. Hinoğlu  hin  pis  pis  sırıttı  ve  yapıştırdı  şilleyi. Götürüp  ahıra  bağladılar  seni. Yeşilçam  filmlerinden  aşırılmış   bir  sahneyi  yeniden  canlandırır  gibi  bildik  esvaplar  ve  bildik  tavırlarla  geldi  ağa. Gıcır  gıcır  deri  çizmelerinin  içine  soktuğu  pantolunu, afilli  kasketi  ve  meşin  kırbacıyla  ağalığın  hakkını  veren  bir  adamdı. Önce  ağa, sonra  kahya  kırbaçladı  seni  sabaha  kadar. Hep  mırıldandın  sayıklar  gibi:
            “Ağam  be!”  dedin  “Ağam  be! Sen  bizi  bilmen mi  ağam?. Yetimin  halinden  anlan sen  be  ağam!”
            Dinlemediler. Kendinden  geçip  de  nefessiz  kalınca  yine  duydun  babanın  sesini: Nuriii!
            Seni  kaybedeli  yirmi  iki  yıl  olmuş. İhtimal  ağayla  kahya  senden  çok   daha  evvel  göçüp  gitmişlerdir  bu  dünyadan. İnsancık  öldükten  sonra,  toprağın  altında  yatarken  ne  kadar  da  birbirinden  farksız. Şu  üç  günlük  dünya  için  zulmetmeye  değer  mi?
            Baharın, Alman  mezarlığına  gidip  gençliğini düşüneceğim  ve  uzanıp  toprağa  bekleyeceğim  senin  de  benim  adımı  ünlemeni. İnsancık  ne  yapsın? Ne  etse  de  yok  edemez  sevgiyi.
                                                     Murathan  ÇARBOĞA

*Amanos Edebiyat - Sayı:3-2015


11 Mar 2015

YAZGIYA VURULMUŞ PROMETHEUS

     

                        kıyıda  kalmanın  küskün  dağınıklığı…
                        bir  deniz  feneri  gibi  saplanıp  kayalara
                        çalınmış  bir  ateşle  sonsuzluğu   beklemek…
                        hayatın  uzağında  hep,  denizin  kıyısında,
                        suya  karışan  çocuklardan  ummak  huzuru.

                        hangi  rüzgar  sürüklüyor  yazgıyı
                        bozkırın  yalancı  sonsuzluğuna  doğru?
                        hangi  ırmak  yüklenir  gözyaşından 
                        damlayan  tuzu? düşlerde  yükselen  ada,
                        fok  kahkahalarını  daha  ne  kadar  saklayabilir?
                       
                        kalbime  sefer  eyleyen  keder,
                        parçalanmış  bir  gökyüzü  bulacak  ufukta.
                        yağmalanmış  bahçelerini  çocukluğun,
                        kıyılara  vurmuş  yalnızlık  yaralarını
                        ve  kuma  gömülen  papatya  fallarını.

                        her  adımda  toprağa  açılan  uçsuz  küfran,
eksilmenin  şarkısıyla  peşimde  silinen  gölge,
uzaklaştıkça   bahara  kesen  metalik  şehirler
ve  taşlanmış  bedenimde  biriken  ganimet:
yetim  sözcüklerden  biçilmiş  kanlı  bir  gömlek…

huzuru  uğuldasın  artık  topladığım  deniz  taşları,

kıyıda  çırpınan  kalbim,  yeni  şarkılarla  yol  alsın.  

                                                                    MURATHAN ÇARBOĞA