15 Oca 2016

KALBİMDEKİ YILKI*

“O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler”
                                                                                                                           Yaşar  KEMAL

Bozkır  trenle  geçilir. Uçsuz  bir  boşluğun  ortasında  çırçıplak  yakalanır zaman. Akıp  giden  çizgilerin, pastel  bir  telaşla  birbirine  karışan  renklerin  arasından  geçmişe  dair  tanıdık  bir  duygu  kanatlanır. Belleğin  derinliklerinde  unutulmuş  anılar,  tazelenmiş  bir  renkle  gün  yüzüne  çıkar. Bir  yaz  yolculuğuysa  eğer, sonuna  kadar  açılmış  üst  pencereden  rüzgar  hücum  eder. İnsanın  yüzüne , ellerine  bozkırın  kendine  özgü  kokusu  bulaşır. Sıcağın  altında  damar  damar  çatlayan  toprağın, otun, ağızlarını  koca  koca  açarak  yağmur  bekleyen  kör  kuyuların  kokusudur  bu.
Kim  bilir  hangi  yaşanmışlığın çağrısıyla  dilinize  bir  türkü  dolanır. Yolculuk  boyunca  kanatlanır  sözcükler, ezgiler  sırdaşınız  olur. Bozkır,  Anadolu’nun  türküye  kesmiş  ruhudur. Acının, hüznün  terbiyesinden  geçmiş  kadim  dillerden  harmanlanmıştır  bu  türküler. Yüzü  çorak  topraklara  benzeyen  koca  ninelerin  ağıtları  uğunur  bu  ezgilerde. Her  tınıda, uçsuzluğun  ortasında  unutulmuş  ahraz  ağaçların  ölü  doğan  çığlığı  vardır. Ölümden  başka  çıkar  yol  bulamamış  sevdaların  onuru  nakışlanır  bozkırın  türkülerinde.
Bozkırın  türküleri, babamın  da  türküleridir. Toprağa, bu  toprakların  insanlarına  koca  bir  ömür  emek  vermiş  bir  köy  öğretmenidir  babam. Yüzü  yağmur  bekleyen  tarlalar  gibi  çatlamıştır, Kıraç  nasırlar  yürümüştür  ellerine. Hüzünlü  ve  mağrur Anadolu  türküleri  gibi  yüreğe  dokunur  bağlamaya  eşlik  eden  sesi.
Yıllar  sonra  yeniden  dönüyorum  yanına. Yitip  gitmeden  önce  belki  bir  kez  daha  sarılmak  için. Hasta  yatağının  yanına  çöküp de  söyleyemediğim  cümleleri  dillendirerek  babamı  yeniden  hayata  çağırmak  için  bozkıra  dönüyorum…
                                   *****************
 Tren  soluya  soluya  geçiyor  bozkırı. Başımı  cama  dayayıp  bakıyorum. Renkler  kararıyor  gittikçe, gök  ağır  ağır  yere  iniyor. İri, yoğun  yağmur  damlaları  düşüyor  çatlamış  toprağa. Toprağın  şaşkınlığı  buğu  buğu, derin  bir  solukla  göğe  boşalıyor. Havada  bir  süre  salınan  bu  anaç  nefes,  rüzgara  kesiyor  sonra. Yağmur  hızlandıkça  rüzgar  da  şahlanıyor, savuruyor  damlaları. Boylu  boyunca, trenin  hızına  uyarak  koşturuyor  dışarıda.
Savrulan  damlaları, manzaranın  eriyip  karışan  renklerini  ve  hızın  çekiştirdiği  çizgileri  giyinerek  cisimleşiyor  sanki  rüzgar. Sağrısı  köpüklü,  yeleleri  dalgalı  doru  bir  ata  dönüşüyor. Mağrur  ve  güzel  başı  atılıyor  ileriye  doğru.
Vagona  yorgun  bir  hava  çökmüş;  kimi  uyuyor,  kimi  gözlerini  bir  noktaya  sabitleyip  düşünüyor. Bir  hayal  hissiyle  trenin  yanı  başında  akıp  giden  doru  atı  seyrediyorum.  Kimseler  görmeyecek  biliyorum. Babamın  anlattığı  masallardaki  atlar  kadar  büyüleyici  bir  hayal  bu. Derken,  uyku  ile  uyanıklık  arasında  bocalayan  bir  adamın  yanında  dalgın  dalgın  dışarıya  bakan   çocuk  doğrularak:
-Baba, diyor, atlar  trenden  hızlı  gider mi?
Adam  kıpırdanıp, kasketini  düzeltiyor  ve  ağzında  bir  şeyler  geveleyip  dalgınlığına  geri  dönüyor. Çocuğa  bakıp  gülümsüyorum:
-Atlar  trenden  hızlı  gider, diyorum, çünkü  onlar  bozkırın  gerçek  sahibidir. Çocuk,  yutkunup  kafasını  sallıyor  ve  dönüp  dışarıda  dolu  dizgin  koşan  küheylana  bakıyor. Birlikte  seyrediyoruz.
Hızın  yarattığı  büyünün  içinde,  korkunç  yalnızlığa  dayanamayarak  yaprak  döken  ağaçlar  bir  görünüp  bir  kayboluyor. Çocuğa  bakıyorum, düşlerini  henüz  kaybetmemiş  bir  ilgiyle  seyrediyor  manzarayı. Az  ötede  birbirlerinin  her  sözünü  başlarını  sallayarak  onaylayan  iki  ihtiyar  alçak  sesle  konuşuyor. Tespih  şaklatarak  susuyorlar  yorulunca. Kaybedilen  geçmişe  ve  bozulan  zamana, esnemeyle  karışık  “yarabbi  şükür” çekerek  tahammül  ediyorlar. Dualar  mırıldanıyorlar  sakallarını  sıvazlayarak. 
Derken, kasketini  geriye  yaslamış  bir  adam, esnaf  ellerinin  çabukluğuyla  seyyar  radyosunu  açıyor. Usuldan  bir  türkü  yayılıyor  vagona. Bu  babamın  öyküsü, her  şey  dönüp  dolaşıp  düğümleniyor  ona. Radyoda  onunla  özdeşleşen  bir  türkü  çalıyor. Bozkır  akşamlarının  uzaklara  akan  karanlığına  karşı  bağlamasını  kuşanıp  da  hep  bu  türküyü  söylerdi  babam:
 “Evlerinin  önü  mersin ,
Ah, sular  içer  kadınım  tersin  tersin…”
Usul  usul  çocukluğumun  ona  dair  anılarını  yeniden  yaşayarak  dinliyorum  türküyü.  Davudi  sesiyle  koca  bir  çınar  gibi  dikiliyor  zamanın  gerisinden  babam. Gün gelip de  o  koca  çınarın  yaprak  dökeceğine  insan  inanamıyor.
                                        ************
Biteviye  hep  aynı  ritimle  ilerleyecekmiş  hissi  veren  tren  tökezliyor  birden,  sonra  demirin  kendisiyle  mücadelesi  başlıyor  takırtılarla. Hız  azalıyor  ve  soluya  soluya  küçük  bir  istasyona  yanaşıyor  lokomotif. Kapıya  birikip,  salkım  saçak  perona  dökülen  kalabalığa  karışıyorum. Bulutlar  aralanıyor, güneş  dökülüyor  kavak  ağaçlarının  üstüne.
Küçük  taş  bina, uzakta  sıralanan  iki  göz  lojmanlar, boylu  boyunca  uzanan  kavak  ağaçları, çirkin  çığlıklarının  utancıyla  ağaçlara  bir  konup  bir  kalkan  kuzgunlar… Binanın  az  ötesinde,  bir  aba-  bir  hırka  uzak  yollardan  gelip  de  oracığa  çöküvermiş  bir  derviş  gibi  tıslayan  çeşme… Ne  çok  yaşadık  bu  sahneyi. Bozkırın  uzak  köşelerine  birer  birer  terk  edilmiş  kardeşler  gibi  birbirine  benzeyen  bu  istasyonlara  ne  çok  uğradık. Sürgün  varlığımızı  alıp  götürecek  treni  beklerken  babam  dolaşırdı  peronda. Üzerinde  eprimiş  bir  ceket, sırtında  bir  bebek  gibi  belediği  bağlaması  ve  elinde  ihtiyar  bir  gazi  gibi  duran  mağrur  tahta  bavulu… Anam,  bir  köşeye  yığılmış  eşyalarımızın  kıyısında  kız  kardeşime  sıkı  sıkı  sarılırdı.
Bilirdim,  deli  hoca  yine  düştü  yola  derlerdi  gevrek  gevrek  gülerek. Seveni  çoktu   amma  sevmeyen  de  tam  sevmezdi. Çelik  gibi  eğilmez  bir  karakteri  vardı  çünkü.  Haksızlığa, zulme, hileye-hurdaya  tahammül  edemezdi. Ucunda  ölüm  de  olsa  vururdu  yumruğunu  masaya. Bozkırın  kıraç  toprağıyla  karılmış  bir  heykel  gibi  dimdik  dururdu  hep. Yüzünde  hep  heykel  katılığı. Anadolu  gez  gez  bitmezdi  oysa.
Eğilip  yorgun  çeşmeye  selam  veriyorum. Suyundan  içip  yüzümü  yıkıyorum.  Küçük  bir  kız  çocuğu  önündeki  eprimiş  deftere  parmaklarının  arasında  kaybolmuş  kalemiyle  bir  şeyler  yazıyor. Güneşini  engelleyince  kafasını  kaldırıp  bakıyor  merakla, gülümsüyorum. Yüzümün  anlamına  hükmeden  kalın  gözlüklerimin  altından  gülümsemem  görülebiliyor  mu? Bilmiyorum.
Bu  kalın  gözlükler  lanetli  bir  örümcek  gibi  nesilden  nesile  atlayarak  yüzümüze  yapışıyor. Heybetli  gözlüklerinin  ardında  bir  heykel  katılığıyla  dikilen  babam, bir  babadan  çok   taviz  vermez  bir  öğretmendi  benim  için.  Bir  zamanlar, birleştirilmiş  sınıfın  kalabalığından  sıyrılıp  da  ona   “baba!”  demeyi  öyle  isterdim  ki, fakat  diğer  çocuklardan  farklı  davranmazdı  bana.
            Oysa, iki  göz  lojmanlara  çekilince  yumuşardı  sanki  yüzü.  Kız  kardeşimi  alırdı  kucağına, gülümserdi, benim  de  saçlarımı  okşar,  her  seferinde  yeniden  yorumladığı  masallar   anlatırdı. Yine  de  kahverengi,  kalın  çerçeveli  gözlüklerini  hiç  çıkarmadığı  için  kandıramazdı  beni. Gözlüklerini  çıkarmadığı  sürece, ciddi  yüz  ifadesiyle   hiçbir  ilkesinden  ödün  vermeyen  bir  öğretmendi  benim  için.
Kış  akşamları  gürül  gürül  yanan  sobanın  etrafına  dizilirdik  ve  kitap  okurdu  bize.  Hep  onu  dinleyerek  uykuya  dalardım. Gözlüklerini  görmemek  için  ondan  yana  bakmazdım. Gerçekle  rüya  arasında  gidip  gelirdim  hep. Kimi  zaman  Feride’nin  peşine  takılır  Zeyniler  köyüne  giderdim. Kimi  zaman  arzın  merkezine  seyahat  olurdu  rüyalarımdaki  macera.  Kimi  zaman  Küheylan’ın  sırtında  başkaldırırdım  Bolu  Beyi’ne. Bazen  elimde  devasa  bir  külünk,  Ferhad  olurdum.
                                         ****************
Bozkır  trenle  geçilir. Tazelenmiş  bir  hevesle  koşturuyor  lokomotif. Güneş  bir  aydınlık  hücumuyla  dökülüyor  ortalığa. Uçsuz  bir  olgunlukla  boylu  boyunca  uzanıyor  bozkır. Havaya  asılan  kuşlar  uzak  diyarlara  yol  alıyor. Kerpiç  evler  peydah  oluyor  ara  sıra  boşluğun  ortasında. Soluklanmak  için  çökmüş  de  kim  bilir  hangi  kederin  ağırlığıyla taşa  kesmiş  bir  yolcu  kafilesini  andıran  kerpiç  evler…
Boşluğun  ve  ıssızlığın  ortasından  geçerek  insana  dair  hayat  neredeyse  oraya  koşuyor  tren. Köy  ile  kasaba  arasında  sıkışıp  kalmış  bir  mekandan  geçiyoruz. Dikkati  dağılan  lokomotif  yavaşlıyor. Çocuklar  koşturuyor   ineklerin  dolaştığı  tozlu  sokaklarda. Hüznü  ve  yorgunluğu  gözlerinde  toparlayan  kadınlar  çeşme  başında  su  doldurmak  için  sıra  bekliyor.
Elinden  tutup  da  bozkırın  insanını  kaderden  öteye  geçirmek  gerekiyor  oysa. Hâlâ tek  çeşmeden  öteye  geçemeyen  bir  kanıksama  bu. Bir  zamanlar  öğretmenler  aydınlatırdı  köyü -kasabayı. Babamı  anımsıyorum  yeniden,  babamı  ve  imkansızlıklarla  mücadelesini. Sürgün  edildiği  her  mekanı  benimser, kendini  Anadolu’nun  çocuklarına  adardı.  Gün  gelir  taşa  toprağa  kazma  sallardı. Köylüyle  beraber  köye  su  getirmek  için  aylarca  uğraştığını  bilirim. Kimseye  eyvallah  etmez  kendi  girişirdi  işe. Kimi  zaman    okulun  harap  bahçe  duvarını  örerdi  yeni  baştan, kimi  zaman  uygulama  bahçesinde  didinirdi.
Onu  çalışırken  seyretmek  beni  gururlandırırdı. Gözlüklerini  çıkararak  öğretmen  katılığından  sıyrılsın  ve  gülümseyen  gözlerle  baksın  isterdim. Oysa  buğulandığında  bile  arkasını  dönerek  silerdi  gözlüklerinin  camını. Ondan  sonra  uyumak  ve  ondan  önce  uyanmak  için  az  mı  mücadele  etmiştim  kendimle;  fakat   boşuna, uyurdum  gözünde  gözlük, uyanırdım  gözlük  gözünde.
Her  sabah,  seher  vakti  açan  bir  çiçek  gibi  saçlarımda  dolaşırdı  annemin  elleri. Gözlerimi  açardım, babam masallardan  inmiş  bir  dev  gibi  bağdaş  kurmuş  bekliyor  olurdu  sofrada.  Nasırlı  elleriyle  gözlüklerini  düzeltirdi.

Yavaşlayan  trenin  yanı  sıra  çocuklar  koşturuyor. Kahkahalarını  savuruyorlar  tozlu  yollara. Uzaklara  akan   bu  demir  canavarla  yarışmak  onlar  için  hayata  meydan  okumak  anlamına  geliyor  belki  de.  Küçük  kasabalarının  imkanlarıyla  sınırlı  değişmez  kaderlerini  geride  bırakmak  istiyorlar. Koşarak  yoksulluktan  ve  kederden  kurtulmaya  çalışıyorlar. Koşarak  kederi  geride  bırakmak  mümkün  değil  oysa. Erken  yaşlanmış  gözlerine, güneş yanığı  ellerine  ve  lastik  pabuçlarına  sinmiş  kadim  hüzün. Gücünün  doruğunda  bir  yılkı  atı  olsan  nafile,  rüzgar  gibi  akarak  karanlıktan  kaçamıyorsun.
Bir  el  uzanmalı. Bir  büyülü  cümle, bir  unutulmaz  davranışla  aydınlanmalı  bu  çocuklar. Kaçmak  yerine  kalplerinden  yükselen  aydınlığı  büyütmeliler. Lastik  pabuçlarının  altında, güzel  günlerin  vaadiyle  bir  nabız  gibi  atmalı  dünya.
Ciddi  bakışlarının  gerisinde  yumuşacık  bir  kalbi  vardı  babamın. O  hep  inanırdı  çocuklara.  Ayakkabısı  liğme  liğme  olmuş  bir  arkadaşımız  üzülmesin  diye  bahçede  yalın  ayak  ders  yapmıştık  bir  gün. Yokluk  günleriydi, lastik  çarıklar  vardı  ayaklarımızda. O  akşam  üşenmemiş,  ucu  yırtıldığı  için  bir  köşede  bekleyen  eski  ayakkabımı  lastik   parçalarıyla  yamamış,   güzelce  zımparalayıp  boyamıştı  babam. Sonra   çocuğun  haberi  olmadan  anasına  vermişti  ayakkabıyı.
Öğrencisinin  mutluluğunu  gördüğü  günün  akşamı  yine  bağlama  çalmıştı  Anadolu’nun  bol  yıldızlı  göğü  altında:
“Evlerinin  önü  mersin ,
Ah, sular  içer  kadınım  tersin  tersin…”
O, türkülerle  gülen  bir  adamdı.
                                     ****************
Bozkıra  kış  indiğinde  yılkı  atları  bir  araya  gelir. Durmaksızın  yağan  kara, bıçak  gibi  kesen  ayaza  karşı  sürüyü  oluşturan  her  at  sırayla  siper  olur. İnsana  yakınlaşmamış yabani  atlar  vardır  sürünün  içinde. Özgür  ruhlarıyla  çalım  atarlar  etrafa. Zamanla  gözden  çıkarılmış  yaşlı  hayvanlar  ve  yazın  işe  koşulup  da  kış  gelince  doğaya  salınan  atlar  da  dahil  olurlar  sürüye. Yabanileri  delişmen, diğerleri  hüzünlüdür, çünkü  insanoğluyla  çakışmıştır  yolları. İnsan  acının  ortağıdır. Hayatına  giren  her  canlıya  acıyı  bölüştürür  insancık. Kadim  hüznünü  bulaştırır.
Bozkırın  kışı  çetindir. Bugün  gibi  hatırlarım. Hastalanan  bir  yetimi  sırtlayıp  köyün  gençleriyle  kasabaya  doğru  yol   almıştı  babam. Suya  sabuna  dokunmayan  muhtarı  bir  güzel  kalaylamış, ümüğünü  sıkmamak  için  ya  sabır  çekmişti. Bu  havada  gidilmez  demişti  tesbihini  şaklata  şaklata  vicdansız .Oysa  çocuk  yetimdi, ölümün  gölgesi  vurmuştu  kaşık  kadar  suratına. El  ele  verince  insancık,  her  derde  bir  çare  bulunurdu. İnsan  acının  ortağıydı, amma  kalbinde  filizlenen  sevgiye  de  sınır  yoktu.
Kış  boyunca,  yan  yana  soluk  soluğa  zorlu  bir  yaşam  mücadelesi  verir  sürü. Sonra  gün  gelir, bahar  yürür  toprağa, güneş  bir  bereket  sağanağı  gibi  yeryüzüne  dökülür. Her  renkten  çiçekler  istila  eder  bozkırı,  otlar  büyür,  sular  deniz  özlemiyle  akar  bir  o  yana  bir  bu  yana.
Baharın  gelişiyle  canlanır, çıldırır  sürü. Boylu  boyunca  deli  bir  koşu  tuttururlar. Yelelerini  savurur,  köpüğe  batarlar. Bir  hayal  hissi  uyandırarak  geçerler  uzaktan.
Babam, kimi  zaman  durup  uzakları  dinler  ve  sonra  eliyle  ötelerde  koşturan  yılkı  sürüsünü  gösterirdi. Rüzgarla  yarışıyorlar, derdi  her  seferinde. Hayvanları  severdi. Lojmanların  avlusunda  mutlaka  yanlamasına  kesilmiş  iki  teneke  olurdu. Birine  su  doldururdum  ara  ara,  birine  yemek  artıklarını  koyardım. Bu  görevi  bana  vermişti . Oysa  öyle  korkardım  ki… Köyün  kedisi, köpeği  sökün  ederdi  beni  görünce. Gözlüklü   öğretmenden  nasıl  korkmazlardı  anlamazdım  bir  türlü.
Tren  bıkkın  sarsıntılarla  ilerliyor. Küçük  istasyonlarda  döküle  döküle  azalıyor  yolcular. Pencereye  yapışıp  uzaklara, uzaklara  bakarak  rüzgarla  yarışan  yılkı  sürüsü  arıyor  gözlerim. Boşluktan  ve  ara  ara  yalnızlığa  serpiştirilmiş  kerpiç  evlerden  başka  bir  şey  göremiyorum.
Bozkırın  son  durağında  iniyorum. Buradan  sonrası  dorukları  denizi  gören dağlar  diyarı. Bozkırın  her  bir  yanına  sürüldükten  sonra  yerleştiğimiz  son  kasaba  burası. Tren  baharı  kaybetmiş  bir  tırtıl  gibi  kederli  kıvrılışlarla  uzaklaşıyor. Peronun  ortasına  dikilip  zamanı  algılamaya  çalışıyorum. Bu  istasyon  babamın  gözlüklerini  çıkarıp  da  gözlerime  uzun  uzun  baktığı  mekan. Beni  yatılı  okula  yolcu  ederken  gözlüklerini  çıkarıp  buğu  buğu  gözleriyle  bakmıştı  bana. Annem  ağlıyor, kız  kardeşim  yüzünün  tüm  çocuksu  güzelliğiyle gülümsüyordu. Genç  yüreğimde  hem  hüzün  hem  de  sevinç  kanatlanıyordu.
Gözlüklerimi  çıkarıp  camlarını  siliyorum. Uzak  mekanlara çekilip  yıllarca  dargın  yaşadık  babamla. Zamanı  hep  erteledim. Sanki  önümüzde  sonsuz  bir  ömür  varmış  gibi  incir  çekirdeğini  doldurmayacak  sorunlara  feda  ettim  yaşanacak  onca  anı. Oğulların  babalarıyla  anlamsız  mücadelesi  işte. Ona  benzemekten  korkarak  kendimi  var  etmek  istedim. Oysa  ne  yanılgı! Kalın  gözlüklerim  ve  bir  heykel  katılığıyla  hislerinden  sıyrılan  yüzümle  ne  kadar  da  benziyorum  babama. Üstelik  sırtımda  bağlamam  yok. Tahta  bavul  yerine  yapay  deriden  bir  çanta  var  elimde. Onun  gibiyim, ama  ondan  daha  eksiğim.
Bozkıra  doğru,  kasabanın  kıyısına  ilişmiş  evimize  yürüyorum. Bir  bahar  kokusu  sarmış  dört  bir  yanı. Toprağın  altında  demlenen  suyun  serinliği  duyuluyor. Kasabanın  tozlu  ve  bakımsız  yollarında  ilerliyorum. Haylaz  oğlanlar  ağaçlara  tırmanmış,  kız  çocukları  kahkahalarla  ip  atlıyor. Yol  boyunca  tanıdık  ihtiyarlarla  selamlaşıyor, birkaç  cümle  de  olsa  onlarla  konuşuyorum. Biliyorum, ardımdan  kafalarını  iki  yana  sallayarak:
-Hayırsız  oğlu  gelmiş,  diyorlar, nihayet  gelmiş…
Küçük  bahçeli, küçük  ev  uzaktan  görülüyor. Boylu  boyunca  uzanan  uçsuz  bozkıra  bakıyor  pencereleri. Bahçe  kapısına  yaklaşıyorum. Rengarenk  çiçekler  sarmış  bahçeyi. Durup  kaybedilmiş  onca  zamanı  seyrediyorum. Sonra  uzaktan, toprağı  sarsan,  havayı  dalgalandıran  bir  gürültü  duyuluyor. Deli  bir  rüzgar  akıyor  ortalığa, çiçeklerin  kokusunu,  ağaçların  tomurcuklarını  ve  yeni  biçilmiş  otların  rayihasını savuruyor. Dönüp  bakıyorum. Uzakta,  bozkırın  derinliklerinde  bir  toz  bulutu  koşturuyor. Dikkat  kesiliyorum  iyice. Yılkı  atları  deli  bir  ritim  tutturmuş  bozkırı  koşuyor. Gülümsüyorum, rüzgarla  yarışıyorlar, diyorum  kendi  kendime.
Kapı  açılıyor  birden  ve  kız  kardeşim  çıkıyor  dışarıya. Ağlayarak  bozkıra  bakıyor,  sonra  beni  görüp  koşuyor, sarılıyor  boynuma. “Babam!..” diyor  hıçkırarak…”Babam!..”
Bahçeden  rengarenk  kuşlar  sökün  ediyor  o  an. Bir  nefes  gibi  yükseliyorlar  göğe.
            “O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler” diyorum  sayıklar  gibi.
            “O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler!..”
                                                                                                   MURATHAN  ÇARBOĞA


*4. SARIYER  EDEBİYAT GÜNLERİ  ÖYKÜ YARIŞMASI  İKİNCİLİK  ÖDÜLÜ-2015
AMANOS EDEBİYAT-SAYI:6

6 Oca 2016

AŞK VE KATRAN

Tükeninceye  kadar  mırıldandın 
                        Aşkla  hemhâl  mısraları,
                        Kağıdın  meçhûl  bozkırında  kayboldu
                        Yetim  sözcüklerin.
                        Parmaklarını  yaktı  şiirin  ahraz  ateşi.

Ey  şair,
                        Ey  sabra  râm  olmuş  abdâl,
                        Kalbinde  oyulan  kuyu,  aşk  ve  katran  değil mi?

                        İçinde  savrulan  çölün  hışmıdır
                        Gözlerine  yükselen  ela.
                        Suya  küsmüş  kelâmın,
                        Köklerinde  tuz  yaraları , çiçeklerinde  vebâ…

                        Ey  şair,
                        Ey  Yakub’un  sırdaşı,
                        Kör  kuyulara  atılmış  kalbine  ağla,
                        Omzundaki  yılgın  meleğe  ağla
                        Ki  yüklendin  çetele  tutmaz  günâhı.

                        Düşlerden  çalınmış  cesedin
                        Omuzlarda  taşınıyor,
                        Bir  kum  saatinin  uçurumuna  akıyor  ömrün.
                       
Geride, sana  harâm  kılınmış  sînede
Konuştukça  dinleyen ,
Sustukça  yemlenen  iki  körpe  serçe,
hüznü  şakıyor  biteviye. 

Ey  şair,
Ey  Mecnûn’un  yoldaşı,
Ne  Karac’oğlan  kadar  katıksız
Ne  Yunus  gibi  mutasavvıf…
Kuşanamadın   Köroğlu’nun  selamını.

Ey  şair,
Ey  Anadolu  aşığı,
Kalbinde  nükseden  heves   aşk  değil  mi?

Sırtında  kutlu  bir  kambur  gibi  taşıdın  geleneği,
Ey  şair,  her  dem  aşkla  sına  kalbini.


                             Murathan  ÇARBOĞA
Bamteli-Sayı:13

28 Kas 2015

SONRA

                        her  sözcükle  daldan  dala  atlayan  güz,
                        sararan uyak, kanatları  dökülen  imge…
                        çepeçevre  kuşatılmış  bir  yalnızlık  bu,
                        susmanın  ve  inkarın  çıldırttığı  hayvan,
                        yanı  başımda  iz  süren  yılışık  iblis…

                        ellerimden  tutup  gözlerime  bakan  kız  çocuğu,
                        sonsuzluğa  inanan  bir  avuç  kahkaha…
                        palyaço  olmalıyım  diyorum  sesimdeki  şiire,
                        ışığı  bükmeliyim  kızım  için,  gülmeliyim,
                        kırmızı  bir  burun  sarmalıyım  güllerden.

                        günleri  sahiplenmek   hevesiyle
                        kalbimi  taşlayan  salyalı  kalabalık…
                        oğlum  kalacak  geride  sönerken  ışığım,
                        kara  gözlerinden  tanıyacaklar  onu,
                        şiir  okunmuş  güzel  yüzünden…

                        babamın  gözlerinden  topladığım  yazgı,
                        avucumda  kıvranan  paramparça  miras…
                        şiire  kanıp  çiçeklenen  marazlı  ağaç,
                        her  âna  bir  ezgi  iliştirme  yanılgısı…
                        oysa  her  şey  renksiz  oysa  her  şey  sus.

                        sandık  diplerinde  bulacak  çocuklarım,
                        bir  tutam  adak  saçı  gibi  epriyen  şiirimi
                                                                                                MURATHAN ÇARBOĞA

ORONTES  SAYI:1