27 Mar 2014

KOMPLEKSLERİ YETENEKLERİNDEN ÖNDE GİDENLER

Kendi  dünyama  kapanıp  yazmaktan  ve  okumaktan  başka  derdim  yok. Öyle  büyük  hırslarım  da  olmadı. Bu  boktan  edebiyat  ortamından  ve  bu  sütü  çekilmiş  toplumdan  karşılık  beklemek  gibi  bir  derdim  de  yok.  Yazdım,  kimi  zaman  paylaştım. Ödüller  aldım, taşradaki  yeteneksizler  laf  etti  arkamdan. Oysa  aldığım  ödüllerin  birini  almak  için  bile  bir  taraflarını  vereceklerinden  eminim.  Ben de  varım  demenin,  inadına  ben de  varım  demenin  bir  yöntemiydi  ödüller. Eleştirmeye  kalkan  zavallılar  haddini  bilsin.
            Aslında  artık  ne  yayınlatmak  ne  de  ödül  almak  pek de  umrumda  değil. Bu  ödüllere  katılmayacağım  anlamına  gelmez. İnadına,  bazı  tatminsizlerin  inadına  katılacağım.  Benim  isteğim  ailemle  mutlu  bir  hayat  yaşamak. Allah  mutluluğumuzu  bozmasın, onları  çok  seviyorum.
            Şimdi  nerden  icap  etti  bu  yazı  diyeceksiniz? İnsan  sabrının  sınırlarına  gelince  kayışları  kopartıyor. Kompleksleri  yeteneklerinden  önce  giden  edebiyat  heveslilerinden  bıktım  artık.  Daha  önce  de  sık  sık  demiştim, taşradaki  insan  kendi  bünyesinden  üst  düzey  bir  yetenek  çıkmasını  kabul  edemez, etmez. İstersen  kaç,  çamur  gibi   bulaşır,  arsız  arsız  yılışır,  velhasıl  kelam  bir  şekilde  girmeye  çalışır  hayatına. Bu  nedenle  Antakya’daki  edebiyat  ortamından  bir  süredir  uzaktım. Kafam  rahattı  anlayacağınız, fakat  kapıdan,  bacadan  girip  yine  beni  dinden  imandan  çıkarıyorlar.
            Bu  kompleksli  ucubeler  hep  aynı  tepkileri  gösterir  aslında. Önce  sinsi  sinsi  gözlemler,  ölçüp  biçer,  sonra  bismillah  deyip  sadece  kendi  taraflarında  işleyen  bir  yarışa  girerler.  Benimle  yarışmaya  kalkarlar  anlayacağınız. Aslında  böyle  bir  maceraya  atılmalarında  benim  de  payım  yok  değil. Her  şeyden  önce  fazla  alçak gönüllüyümdür      (  bu  yazımda bu  yönümü  pek  göremeyeceksinizJ  ). Ahkam  kesmeyi,  caka  satmayı  beceremem. Benim  meziyetim  sözcüklere  hükmetmektir.
            Bu  manzarayı  gören  kompleksli  ucube  diş  geçireceği  bir  rakip  olarak  kabul  eder  önce  beni. Tavşan  dağa  küser,  dağın  haberi  olmaz  oysa.  Umrumda  bile  değildir  bu  afra  tafraları, güler  geçerim. Bire  süre  didinir  durur  garibim, sonra  nefesi  kesilir.  Benim  yeteneğimin  sınırlarını  göremez  çünkü. Aklı,  hayali  yetmez.  Yazılarımı  hatmedip  aylarca  belki  yıllarca  benim  gibi  yazmaya  çalışır. Oysa  taklit,  hiçbir  zaman  aslının  yerine  geçemez.
            Kendi  dünyama  kapanıp  okumaktan  ve  yazmaktan  başka  derdim  yok. Ben  edebiyatın  serserilerinden  biriyim. Canım  istemez  aylarca  yazmam. Gün  gelir  birkaç  güne  yüzlerce sayfa  sığdırırım. Üslubumun  kuvvetini  bilen  bilir. Şiirde,  düzyazıda  kendimi  önemli  bir  yere  koyarım. Yok, günü  kurtarma  hevesinde  değilim  kompleks  güzelleri. Zaman  en  iyi  seçicidir,  bunu  bilirim. Yeteneğimi  es  geçemez  zaman.  Kompleksleri  yeteneklerinden  önde  gidenler  tarihin  çöplüğünde  çürürken  ben  birkaç  dize  de  olsa  size  nal  toplatmaya  devam  ederim.
            Uzak  durun  benden  ve  sevdiklerimden. 
Yeteneğe  saygı  duymayı  ve  haddinizi  bilmeyi  öğrenin!


14 Eyl 2013

CİVAN İLE HASAN'IN HİKAYESİ

Kiaplarımı  dergilerimi  silip kolilere  yerleştirmem günlerce sürdü. Taşınma sürecinde  beni  en  çok  zorlayan iş  bu. Nerdeyse  bir  kütüphane dolusu  kitap, dergi… Bir  yandan tozlarını  aldım, bir  yandan  bastım  küfürü : “Alanın da  okuyanın  da  falanın da  filanın da…”  Yahu  şu  kitaplara  verdiğim paraları bir  kenara  koysam  en azından sıfır  bir araba çekerdim  altıma. Okuma tutkusu  bambaşka  o ayrı  mesele, ustalar  bir yana da  uyduruktan  kitaplar  geçince  elime,  daha  okkalı  sıralıyordum  küfürleri.
            Hazırlıklar  bitti,  gün  geldi  ve  taşındık  yeni evimize. Dün   akşama  kadar  sürdü  taşınma  işi. Şu anda  konuttan  ziyade  bir  otele  benzeyen  Antakya’nın  ilk  ve  tek  rezidansını  manzara  belleyerek yazıyorum  yazımı. Balkonumuzun  parelelinde  ilkin rezidans uzanıyor  çünkü.
            Dün  taşınırken tanıştım  onlarla: Civan  ile  Hasan. İki genç  delikanlı, iki  kardeş. Suriyeliler, taşıma  şirketinde  çalışıyorlar. Babaları  da  var  yanlarında. Efendi, eli  yüzü  düzgün  gençler. Ne  ben  Arapça  biliyorum, ne  onlar  Türkçe… Çat  pat, jest  mimik, kulaktan  dolma  birkaç  söz  anlaşmaya  çalışıyoruz. Hasan 15  yaşlarında, liseye  gidiyormuş  ülkesi  kana  bulanmadan evvel. Civan  üniversite  birinci  sınıftaymış, fakat  bir türlü  hangi  bölümde  okuduğunu  anlayamadım.
            Mahçup, güleryüzlü, edep  görgü  bilen  insanlar. Sabahtan  akşama kadar  uğraştılar  eşyaları  taşımak  için. Babaları  yaşlı, ona  hafif  parçaları  bırakıp  kendileri  korkunç  yüklerin altına giriyorlar. Kitap  kolilerini ikişer  üçer  sırtlıyorlar. Ben  içimden  basıyorum  küfürü  “kitabının da…”. Paramparça  olmanın, sürülmenin, hayalleri  ve  umutları  ertelemenin  hikayesi  aslında. Ben  de  bu  durumda  olabilirdim  diye  düşünüyorum  ister  istemez. Uzakta, yabancı  bir  ülkenin  yabancı  ikliminde  ekmek  derdine  düşebilirdim. Ayıbı, günahı  yok. Onlar  gibi  güleryüzlü  olabilir  miydim , o  ayrı  mesele.

            Yedek  bilgisayarımı  veriyorum  Civan  ile  Hasan’a. Filimlerdeki  gibi  bağırarak  anlatmaya  çalışıyorum  derdimi. Sanki sesimi  yükseltince  sözcükler  Arapçaya  dönüşecek. Eşim  uyarıyor. Şaşırıyorlar, inanamıyorlar  ilkin. Acının, yıkımın  ve  vahşetin  cephesini  gördükleri  için  şaşırıyorlar  inceliklere. Sonra  güller  açıyor  yüzlerinde. Teşekkür  ediyorlar, dua  ediyorlar  Arapça. Evleri  için (artık nerede  kalıyorlarsa) eşya  da  veriyoruz. Davranışlarımızla  yüreklendirmeye çalışıyoruz  onları. “Her  şeye  rağmen” demek  istiyoruz. Her şeye  rağmen yaşamaya, sevmeye  ve  umut  etmeye  değer  hayat. Çağa  düşmüş  bu  gencecik  iki  Atlas  umarım  mutlu  bir geleceğe  doğru yol  alır.


MURATHAN ÇARBOĞA  
15.09.2013

7 Haz 2013

GÜZ AĞACI

 

                       yağmura  yakalanmış  şaşkın  sözcük
                       düşerken  toprağa,  üşüdüm  usulca.
                       oysa  parmaklarına  konuyordu  ışık,
                       güz, sırnaşan  bir  kediydi  bacaklarında.
 
                        avuçlarımı  saklamıştım  senden,
                        sararan  yaprağı, huysuz  rüzgarı.
                        gülüşüne  aldanan  yeni yetme  tomurcuk,
                        ses  veren  papatya  geçtiğin  yerden.
 
                        kargaların  işkillenip de  kanatlandığı  an,
                        gördüm  dallara  yürüyen  sarı  sıcağı.
                        keder  şahlanırken  paltomun  yakasından.
 
                        bozkıra  saplanmış  bir  güz  ağacıyım,
                        kuşlar  gönder  bana  sonsuz  baharından.

 
                                              Murathan  ÇARBOĞA
                                   ( Şiir  ve  İnşa  dergisi - Bahar 2013)