<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445</id><updated>2012-01-18T05:34:41.248-06:00</updated><category term='ANI'/><category term='MEKTUPLAR'/><category term='SORUŞTURMALAR'/><category term='GÜNCEL'/><category term='MİZAH'/><category term='ŞİİRLER'/><category term='ÖYKÜLER'/><category term='DENEMELER'/><title type='text'>MURATHAN ÇARBOĞA</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>54</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-8104442725447270125</id><published>2012-01-14T19:03:00.002-06:00</published><updated>2012-01-14T19:07:17.678-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GÜNCEL'/><title type='text'>DÜŞ  HEP  O  DÜŞ</title><content type='html'>Siyah- beyaz  günleri  yaşamak  isterdim. Dokuz yüz  ellileri. O  yılların  Adana’sını.  Babamın  güzel  ve  hüzünlü  gençliğini   görmek  isterdim  uzaktan  uzağa. Umutlu  gülüşünü, ‘her  şey  güzel  olacak’  inancıyla  hayata  sımsıkı  sarılışını…  Olmuyor  derdim  sonra  ona  bir  rakı  masasında. Olmuyor… Hayat  kahpelik  yapıyor  insana. Bak  senin  gencecik  inancın var. Gücün  yerinde. Seviyorsun  hayatı, ama  olmuyor  derdim  babama. İstediğin  kadar  uğraş, istediğin  kadar  sev ; hayat  götürüp  istediği   yere  bırakıyor  insanı. Bir  yazgı  var  ki  sırtımızda:  deyyus. Sinsi,  yapışkan, aksi  bir  kambur. Bir  yazgı  var  ki  sırtımızda  ne  yapsan  ne  etsen  boş. Bir  tek  yıkıma  ses  etmez,  kara  günlerin  ayak  seslerini  duyar  da  renk  vermez. Acılar  içinde,  çaresizlik  içinde  kıvrandıkça  sen, daha  bir  katmerlenir  sırtımızda. Olmuyor  be  baba  derdim. Sen  bir  babanın  çaresizliğinin  ne  kadar  korkunç  olduğunu  bilir misin? Ben  bilirim  derdim. Ben  senin  gözlerinde  gördüm  baba   derdim  usulca. Bir  babanın  çaresizliği  korkunçtur. İntiharı  öğrenmiş  bir  çocuğun  zihninden  geçen  çaresizlik  kadar  korkunçtur. Çocuklarım  yıkımı  gözlerimde  görmesin  baba,  huzurun  sönmeye  yüz  tutmuş  feri  gelip  yerleşmesin  gözlerime. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz  küçük  insanlarız  derdim  babama. Yanılgımız  bu. Kafamız,  yüreğimiz,  yeteneğimiz  aşıyor  bizi. Yazgımız  saplayıp  kalmış  bizi  baba. Sıradanlığın  içinde  bu  kadar  aykırı, mutluluğun  içinde  bu  kadar  buruk, zamanın  içinde  bunca  mekansız  oluşumuzun  nedeni  bu.  Yazgımız  evrilen  zihnimize  yetişememiş. Yazgımız  küçücük  evreninde  var  etmeye  çalışıyor  bizi, ama  benim  kalbim  evrenin  her  yerinde  atıyor  derdim, mazot  kokulu  elleriyle  çay  bardağına  rakı  döken  babama. O  siyah  beyaz  fotograftaki  fötür  şapkayı  başıma  geçirir, sarılırdım  ona. O  ölürken  donakalıp da söyleyemediklerimi  fısıldardım sonra  usulca. Zor  da  olsa  bugünler  daha  güzel  derdim. Doyasıya  yaşa  gençliğini. Hayırsız  bir  oğlun  doğar  da  anına  sahip  çıkar  elbet. Hayırsız bir  oğlun  doğar  da  şiirler  yollar  sana…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;                                                                                                   Antakya, Ocak 2012&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-8104442725447270125?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/8104442725447270125/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=8104442725447270125' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/8104442725447270125'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/8104442725447270125'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2012/01/dus-hep-o-dus.html' title='DÜŞ  HEP  O  DÜŞ'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-215028215574088642</id><published>2011-01-26T16:18:00.000-06:00</published><updated>2011-01-26T16:19:59.121-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>KIŞ AĞACI</title><content type='html'>sarılıp  bir  kış  ağacının  yalnızlığına,&lt;br /&gt;  yağmurla  yıkadım  aldanmanın  pasını.&lt;br /&gt;  akordeon  ezgisinden  damlayan  keder,&lt;br /&gt;  omzumda  leş  bekleyen  kargalar  için.&lt;br /&gt;  çorak  toprağa  köksüz  saplanmanın  sızısı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  neydi  beklediğim? kalbimden  azalan  neydi?&lt;br /&gt;  sabahı  elinden  alınmış  bir  çocuk  gibi,&lt;br /&gt;  karanlığı  giyinen  erkenci  yıkım…&lt;br /&gt;  gözlerden  ağdıkça  biteviye  kırılan  ışık,&lt;br /&gt;  bahçelerde  kaybolmak  isteyen  çocuk  kimdi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  kulağına  dayayıp  çatlamış  nar  uğultularını,&lt;br /&gt;  dağılmış  kuş  yuvalarında  güz  bulan  aldanış,&lt;br /&gt;  mevsim  kabuklarında  hüznü  sayan  susku…&lt;br /&gt;  çamaşır  kazanlarında  kaynayan  imbat,&lt;br /&gt;  köhne  kayıklarda  donakalmış  bakış…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  sarılıp  bir kış  ağacının  yalnızlığına,&lt;br /&gt;  rüzgarlara  sakladım  acının  yasını,&lt;br /&gt;  şiirimde  ufalanan  dargın  sözcükler,&lt;br /&gt;  yanı  başımda  eşelenen  yazgı  için.&lt;br /&gt;  söylenemeyenin  tökezleyen  çığlığı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  neydi  beklediğim? kalbimden  kopan  neydi?&lt;br /&gt;  yüzü  silinmiş  bir  aşkı  ansızın  anımsamak  gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                      MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;                                                                                                      Sincanistasyonu-Şubat 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-215028215574088642?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/215028215574088642/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=215028215574088642' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/215028215574088642'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/215028215574088642'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2011/01/kis-agaci.html' title='KIŞ AĞACI'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-8349965551314980562</id><published>2010-12-26T18:02:00.001-06:00</published><updated>2011-01-12T14:30:54.287-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GÜNCEL'/><title type='text'>TÜKENMEK</title><content type='html'>Yaşamak  azar  azar  tükenmektir  biraz da. Yaşadığımız  her  mekan, geçtiğimiz  her sokak, betondan  sıkılıp  da  soluklandığımız  her  park, evler, odalar, pencereler… Zaman  geçip  gider  ellerimizden  kayıp  tuz  buz  olan  sırça  bir  duyarlık  gibi… Yaşadığımız  her  mekan  bizden  izler  taşır. Duvarlarda  mevsimi  yitirmiş  bir  kelebek  gibi  çırpınır  kahkahalar, usulca  süzülmüş  bir  göz  yaşı  hüznün  tortusunu  cisimleştirir  düştüğü  yerde. Oturulup  sohbet  edilmiş  bir  kanepe  yitirmez  sıcaklığımızı,  sözcükler  yolunu  kaybetmiş  kuşlar  gibi  dönüp  durur  etrafımızda. Pencerelere  yansıyan  siluetimiz  artık  bizden   ayrı  bizden  uzak  bir  hayal  olarak  yaşamaya  devam  eder.&lt;br /&gt; Hep  ezgilerle  yaşadım  mekanı. Yaşadığım  şehirler  gizli  saklı  köşeleriyle,  usul  usul  soluyan  ruhlarıyla, kayıp  sevdaları, unutulmuş  acıları  ve  tarihe  kafa  tutan  mutluluklarıyla  girdi  hayatıma. Yaşanmışlık  çıktı  her  adımda  karşıma. Binlerce  yılın  biriktirdiği  yaşanmışlıklar. Kısacık  ömrümüze  sığmayacak  kadar  devasa  anılar,  aşklar  ve  acılar… Bir  şehri  tüm  ruhuyla  içinde  hissedebiliyorsan  mekanı  seviyorsun  demektir. Bu  nedenle  yalnızca  günlük  kaygıların  dönendiği  bir  mekan  olmadı  benim  için  Antakya. Arkaik  balıkçı  türkülerini  duydum  kimi  zaman  rüzgarında, Asi’de  boğulmuş  çocuklara  yakılmış  ağıtlar  yankılandı  kulağımda  kimi  zaman. İmkansız  aşkların  ölümsüz  şarkılarını  duydum, gladyatörlerin  meydan  okuyan  naralarını… Mekan,  devasa  zamanı,  ruhu  ve  görkemiyle  içime ağdı. Yaşanılan  ana  sığmayan  bir  duyguydu  bu. Şiirler  yazdım  içimde  saklı  dünyayı  anlatmak  için. Sustum  çoğu  zaman, sesler  sırrın   aynası  olamaz  diye. İnkar  edilmiş  bir  yalvaç  gibi  dolaştım  kalabalıklarda. Sakladım  her  şeyi. Sözcükler  dökerek  azaldım  zamanın  rüzgarına  kapılıp.  Yaşadığı  anın, yaşadığı  mekanın  gizemini  çözememiş  insanlara  sundum  şiirlerimi, ama  anlamadılar. Ömür  denen  yanılsamanın  girdabına  kapılmıştı  çünkü  onlar. Günlük  kaygıların, hırsların  esiri  olmuşlardı. Suçlamadım, hiçbir  zaman  suçlamadım. Kalbin  sığlığına  üzüldüm  yalnızca. &lt;br /&gt; Yaşamak  azar  azar  tükenmektir  biraz  da…Ben  güzel  tükendim,  şiir  şiir  tükendim  zamanla. İçimdeki  dünyanın  sozsuz  bahçelerinde  şiirler  okuyarak  azaldım  ve  sevdim  yaşadığım  her  anı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                 MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;                                                                                                          Antakya, 2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-8349965551314980562?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/8349965551314980562/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=8349965551314980562' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/8349965551314980562'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/8349965551314980562'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2010/12/tukenmek.html' title='TÜKENMEK'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-8884038355320534470</id><published>2010-12-04T16:58:00.001-06:00</published><updated>2010-12-04T17:00:40.695-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GÜNCEL'/><title type='text'>OKUMA TUTKUSU ve HAYAT</title><content type='html'>İvo  Andriç’in  Drina Köprüsü’nü  okuyordum.  Lise  ikideydim, birinci  dönemin  son  günü. Koca  okul  susuvermişti  birden. Öğle  tatili  nedeniyle  öğrenciler  birer  ikişer  sıvışıp  soluğu  dışarıda  almıştı. Ben, cebimdeki  son  parayı da  pul  parası  diye  sınıf  öğretmenime  vermiş  ve  kitabımla  baş başa  kalmıştım.  Futbol  sahasının  kenarına  eğri  büğrü  bir  omurgayla  tutturulmuş  trübüne  oturmuş  ve  dalıp  gitmiştim  romana. Sonra, birden,  gür  bir  sesle  irkilmiştim:&lt;br /&gt; -Ne  yapıyorsun  oğlum  burada?&lt;br /&gt; Din  Kültürü  hocamız  duruyordu  karşımda. İri  yarı,  babacan, aydınlık  yürekli  bir  insandı. Ayağa  kalkıp  bir  suçlu  gibi  şaşalayarak:&lt;br /&gt; -Kitap  okuyorum, hocam,  demiştim.&lt;br /&gt; Bir  süre  durup  öylece  bakmıştı  hocam, sonra  gözleri  dolmuştu  birden. Hızlı hızlı:&lt;br /&gt; -Aferin  oğlum,  aferin!  deyip  okulun  sonunda  sıra sıra  dizilmiş  lojmanlara  doğru  yürüyüp  gitmişti.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Okuma  tutkusu  nasıl da  garip  bir  tutkudur  insanımız  için…  Okuyan  insan  aykırı  bir  bireye  dönüşüverir  hemen.  Hele  ortalıkta  dolanıp  da  ahkam  kesmeyen  bir  kişiyse  bu  okur, daha  da  garipsenir.  “Ne  iştir  yahu  bu?  Adam  okuyor, hem  de  gizli  gizli… Hemi  de  hiç  belli  etmiyor. Var  var,  bu  işte  bir  iş  varrr!” &lt;br /&gt; Her  şeyden  önce  bu  psikolojinin  altında  zavallı  bir  kompleks  yatar. “Özel  bir  insanım, ama  okumuyorum  kompleksi…”  Bu  arkadaşların  çoğunun  ağzı  iyi  laf  yapar. Bu  arkadaşlar,  kahvehane, cafe, öğretmen  odası, arkadaş  içtimaları  ve  türlü  türlü  mekanların  kadrolu  feylozofları, gönüllü  boşboğazlarıdır. Bunlar  zamanında  çok  okumuşlardır,  ama  şimdi  zaman  yoktur. Atıp  sallamada, kralı  gelse  elime  su dökemez  tavırlarında, en  iyi  çocuğu  ben  doğururum, en  sadık  kocayı (nah!)  ben  elimde  tutarım, en  iyi  bilmem  ne  öğretmenler  tutanağını  ben  hazırlarım, en  iyi  parayı  ben  kazanırım,  en  iyiyim  hem de dava  adamıyım  konularında  bu  arkadaşlardan  iyisi  yoktur. Utanmasalar  “okursam da en  iyi  ben  okurum!”  derler  ama  Darwin’in  teorisi  henüz  kanıtlanmadığı  için  utanma  denen  duygu  henüz  geçerliliğini  korumaktadır.&lt;br /&gt; Bazıları   daha  dobradır. Kaç  yıl  önceydi  anımsayamadım  şimdi. Sene  başı  öğretmenler  kurulu  toplantısında  sayın  müdürümüz  “Argadaş, ben  okuyacağım  gadar  okudum şimdiye gadar,  söyleyin  çocuklara  gendileri  okuyup  şey  etsinler”  deyince  hep  bir  ağızdan  meslektaşlarımın  onay  verdiklerini  hala  unutamam.  Bilkent  Üniversitesi’nde  yüksek  lisansa  yapmayı  düşünüyordum  o  sene, Prof. Talat  Halman’la  mektuplaşmıştık  (sonradan ben vazgeçmiştim). O  yıl  ülke  çapında  ödüller de  almıştım, o yıl  okulumuz  için  güzel  etkinlikler de  düzenlemiştik. Canla  başla  çalışmıştım. Sonradan öğrendim  ki  bu  okuma  doygunu  sayın  müdürüz  sicilimi  karanlığıyla  damgalamış: “Bir  üst  görevde başarılı  olamaz”  ibaresi  düşüp, bir de  düşük  bir  not  karalamıştı  sicilime.&lt;br /&gt; Televizyonda  her  maç  seyredişimde  annem : “ekmeğini, aşını mı  veriyor  oğlum!”  derdi. Bazı  arkadaşların da  okuma  işine  yaklaşımları  bu  doğrultu  üzerinedir. Karşılığı  olmayan  bir  eylem  boş  bir  iştir  çünkü. Kimi  arkadaşlar  da  okumaz,  ama  sınava  çekmeye  çalışır  insanı. Aniden  (nerden  aklında  kalmışsa)  bir  beyit  ya  da  bir  dörtlük  okuyup: “söyle  bakayım  kimindi  bu?”  diye  bıyık  altı  sırıtırlar. O  anda  söylenecek  çok  güzel  bir  yanıt  vardır, ama  söylenmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Hep  derler  ya, “kendimi  bildim  bileli…”  ben  de  kendimi  bildim  bileli  okurum  işte. Nerden  gelmiştir  bu  alışkanlık  kestiremem. Belki  de  akşamları  radyoda  arkası  yarın  dönerken  ablalarımın  bir  köşede  kitap  okuyuşlarını  göre  göre  yazılmıştır  zihnime  bu  alışkanlık. Bir  de  babam  tabii… Yanlış  yerde, yanlış  zamanda  doğmuş  güzel  babam. Yakışıklı  bıyığıyla  gülümseyen  babam. Babam   hiç  okula  gitmemiş, okul  duvarlarına  çökerek  ağlamayı  öğrenmiş  bir  çocuktur. Babam  kendi  kendine  okuma  yazmayı  sökmüş, romanlar  okumuş  sonra  bu  romanları  küçük  oğluna , uykudan  önce , güzel  güzel  anlatmış, halk  tarzında  şiirler  karalamış  bir  adamdır. O  öldükten  sonra  özel  eşyalarını  sakladığı  tahta  bavulunda  bulduğum  askerlik  hatırası  küçük  defterde  görmüştüm  şiirlerini. Bir  de  roman  yazıp  bitirdiğine  dair  bir  küçük  not  vardı  defterin  bir  köşesinde. Benim  güzel  babam, hayatın içinde  kaybolup  gitmiş, her  şeyi  susup  saklamış  babam…  “Alkadraz  Kuşçusu”  adlı  romanı  hala  okuyamadım. Hala  korkuyorum  okumaktan. Romanı  babamın  güzel  sesiyle  anımsamak  istiyorum  hep.&lt;br /&gt; Sinsi  bir  mücadeledir  aslında  hayat. Yeteneğin  ayıplandığı,  yeteneğin  görmezden  gelinmeye  çalışıldığı, her  şeyin  Amerikan  rüyası  “show”  kültürüyle  değer  bulduğu  sinsi  bir  mücadele. Bir  de  saklanan, kendini  saklayan  bir  insansa  yetenekli  birey,  hiç  şansı  yoktur  bu  mücadelede,  çünkü  öğretmen  denen  şahıs  yeteneği  görme  özürlüdür. Onun  için  ağzı  laf  yapan,  ya da  delice  ders  çalışıp  mekanikleşen  öğrenci  hep  tercih  edilesi  bireydir.  Akademik  ortama  girip  şöyle  bir  sağınıza  solunuza  bakarsanız  anlarsınız  ne  demek  istediğimi (Necip  Fazıl’la  Yahya  Kemal’de  tıkanıp  Mustafa  Kutlu’ya, Beşir  Ayvazoğlu  ve  İskender  Pala’ya  amin  diyen  zihniyet.).&lt;br /&gt; Yetenek  ve  başarı  hep  dışlanır  dar  mekanlarda. Bir  de  “show”  beceriniz  yoksa, üstüne  bir  de  alçakgönüllüyseniz  vay  halinize. Kendi  hayatımdan  bilirim. Olur  olmaz  yerde  ahkam  kesmediğim  için  ilk  önce  okumadığıma  hükmetti  çevremdeki  insanlar. Halbuki  öykücüyüm  diye  gezenlerden  bir  araba  dolusu  daha  fazla  yazar okumuştum. Şairim  diye  geçinenler,  yanıma  bile  yaklaşamazdı,  fakat  aptallık  gerçeği  kavramakta  zorlanır. Sonra  baktılar  ben  ödüller  alıyorum,  ürün  yayınlatıyorum  takır  takır, bu sefer  daha  da  şaşaladılar. Alçakgönüllülüğüm  onları  deli  etti. Alttan  alta  benimle  amansız  bir  yarışa  giriştiler. Bir  ayda  yüz  kitap  okuyanları  oldu, Ankara – İstanbul  eşrafından  şairleri  içten  fethetmeye  çalışanlar  oldu. Yazıp  kitap  bastıranlar, ürün  gönderip  dergi  bekleyenler  çoğaldı  gittikçe, ama  bu  seferde  yetenekleri  yetmiyordu. İnsan  çevresindeki  bir  kişinin  yeteneğini  ve  başarısını  benimseyemez  çünkü.&lt;br /&gt; Yine  yıllar  önce,  yine  Meslek  Lisesi,  dönem  başında  bir  gün. Müdür   kütüphaneden  kitap  alarak  en fazla  kitap  okuyan  öğrenciyi  buraya  çıkarıp  hediye  vereceğim,  diyor. Al  başına  belayı… İlk  yıl  kütüphaneden  kaç  kitap  okudum  hatırlamıyorum   bile,  fakat  müdürü  duyar duymaz  kesiyorum  kütüphaneden  ayağı. “Show”  yok  bir  kere. Adana’nın  muhtelif  kütüphanelerini  dolaşıyorum  hafta  sonları.  Bir de  unutmayayım, ortaokuldaki  fen  öğretmenim  Safahat’ı  hediye  etmişti,  yaptığı  bir sınav  sonucunda. O  yaşta  Safahat’ı  kaç  defa  okumuştum  hatırlamıyorum. Okuma  tutkumda  Fen  öğretmenimin de payını  inkar  edemem. Edebiyat  öğretmenlerim  mi?  Aklımda  kalan  tek  anı  şu: Meslek   lisesindeki  edebiyat  öğretmenim  beni  tahtaya  çıkarıp  “bu  nasıl  kompozisyon  ulan!”  diye  bir  güzel  fırçalamıştı. Allah uzun ömürler  versin, şimdi  neler  yapar acep?&lt;br /&gt; Marcel  Prosut  Madeeline  kurabiyesini  çaya  batırıp  tadar  ve  yeni  bir  dünya  açılır  kalbinde. Okuduğumuz  her  iyi  kitap  da  kalbimizde  yeni  tatlar  bırakır,  ancak  iyi  okurların  ayrımsayacağı  başka  iklimler,  başka  kokular  ve  başka  tatlar…  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                 MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;                                                                                                        Antakya, 2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-8884038355320534470?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/8884038355320534470/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=8884038355320534470' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/8884038355320534470'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/8884038355320534470'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2010/12/okuma-tutkusu-ve-hayat.html' title='OKUMA TUTKUSU ve HAYAT'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-1551962705621097369</id><published>2010-11-14T13:57:00.001-06:00</published><updated>2010-11-14T14:01:06.746-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='MEKTUPLAR'/><title type='text'>SEVGİLİYE  MEKTUP</title><content type='html'>Iğdır, 28.05.1999&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sevgilim  Kezo,*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir  böceğe  dönüşmenin  anlamsızlığının  farkındayım. Hele  Kafka’nın  “Değişim”  öyküsündeki  Gregor  Samsa’nın  düşündürücü  sonunu  göz  önüne  alırsak, faciadan  başka  bir  şey  olmaz  bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kezo, sana  bir  aşk  mektubu  yazmak  niyetindeydim  aslında, fakat  şu  anda,  hantal  bir  binanın  son  katında,  üç  beş  eşyayla  bezenmiş odamın  küf  kokuları,  içimde  milyonlarca  yılın  bastırdığı  iğrenç  bir  hoşnutluğu  uyandırmak  istiyor. Ellerim,  ters  dönmüş  devasa  bir  böceğin  küçük  ve  telaşlı  bacakçıkları  gibi  kendi  eğemenliğini  yakalamanın  çabası  içinde.  Bu  yüzden, zihnimde  birbirine  ulanan, ayrışan, çıldıran  düşünce  adacıklarını  kağıda  dökmekle  yetineceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Belki  de  şişe  dibi  gözlükleri,  titreyen  elleriyle  kalın  ve  temiz  halıların  üzerine  serdiği  rengarenk  yorganlara  Kafka’nın  büyük  ve  duyarlı  kulaklarını  desenleyen  bir  yorgancının – ben  buraya, bu  hüzünlü  ve  sakin  şehre  gelmeden  önce – anneme  söylediği  sözler , yazgımın  bir  göstergesiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir  şairin  düşlerine  koyu  bir  kılıf  diker  gibi  son  derece  kararlı  ve  kendince  faydalı  bir  iş  yapan  insanların  böbürlenen  bakışlarıyla  ellerinin  altında  boyun  eğmekten  başka  seçeneği  olmayan  yorganları  çuvaldızıyla  eşelerken  dile  getirmişti  yorgancı  kehanetini:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Beş  para  etmez  edebiyat! Şiirle  adam  olmuş  var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiirle  adam  olmak  niyetinde  değilim  aslında. Her şeyden  önce  Ziya  Osman Saba gibi  yirmi  dört  saat  tutarlı  bir  şair  tavrı  sergilemeyi  beceremeyen  bir  insanım. Yazdığım  şiirler  huzursuzluğumun – evrensel  huzursuzluğun-  bir  sonucudur. Hep  yeteneğimi  göz  ardı  ettiğimi  söylersin. Kaba  tabiriyle  “kendimi  satmak”  konusunda  son  derece  başarısız  bulursun  beni. Şiirle  adam  olmak  niyetinde  değilim  Kezo. Okuduğu  üç beş  kitapla  caka  satan, dünya  şiirine  eğilmeden, Türk  şiirini  özümsemeden  bir  dahi  edasıyla komplekslerini  tatmin  eden  insanlarla  hiçbir  zaman  örtüşemem. Şiir  benim  sancımdır. Bunu  sakın  unutma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kezo,  Ağrı  Dağı  krom  bir  çığlık  gibi  yükseliyor  penceremin  önünde. Ermeni  dağlarının  üzerinde  korkunç  şimşekler  çakıyor. Bu  şehri  sevmeye  çalışıyorum. Doğu’nun  genlerimden  yükselen  hüznü  suskunluğumu  daha da  arttırıyor. Bir  şehri  sevmek  ne  kadar  zor. Yokluğunda  ne  kadar  da  zor  mekanı  benimseyebilmek. Nefret ve sevgi,  iki  kararsız  bilye  gibi  yuvarlanıp  duruyor  içimde. Bilirsin; okuduğumuz, aşkı  keşfettiğimiz, kırıldığımız, mutluluğa  yaklaştığımız  şehir  de  ilk  zamanlarda  tiksinti  vermişti  bana. Yaşanmışlık  arttıkça, kaybetme  ihtimali  belirdikçe  bütünleşiyoruz  mekanlarla. Antakya’yı  özledim  Kezo. O, usul  yağmurunu, Amanos  Dağı’ndan  esen  ve  kulak  verdikçe  arkaik  balıkçı  türkülerini  duyar  gibi  olduğumuz  rüzgarını  özledim.  Biliyorum, zaman  geçtikçe  bu  şehir de  işleyecek  içime.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; İskenderun  garında  düşlüyorum  ikimizi. Adana  trenini  beklerken  susardık. Ne  kadar  umutsuzduk, ne  kadar  korkardık  gelecekten. Nasıl da  bulmuştuk  birbirimizi. Çocukluğunu  yaşayamamış,  kırgın, karamsar  insanların  suskunluğuyla  nasıl  da  yakınlaşmıştık. Susardık  ve  hüzün  sığmaz  olurdu  yüreğimize.  İster  istemez – her zamanki  gibi- bir  sakarlık  yapardım  hemen. Gülerdin, çünkü  yüzünün  anlamıydı  gülüşün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Her  ayrılığımızda  sarılmak  isterdik  birbirimize, ama  insanlar  vardı, sevgiyi  ifadede  tutukluluğumuz  vardı.  Ağır  ağır  uzaklaşırdım. Ardımdan  bakardın, usulca ağlardın, ama  her  seferinde  bir  sakarlık  yapardım:  kitabımı  düşürürdüm, tökezlerdim, sana  bakarken  bir  ağaca  çarpardım… Gülmeni  isterdim  Kezo. İkimiz  için  gülmeliydin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Ters  dönmüş  bir  böceğin  telaşı  içindeyim. Ana  karnındaki  bir  bebek  gibi  hayatı  tekmelemek  gerek  oysa. Bu  son  ayrılık, bu  en  uzun  ayrılık  bitecek  elbet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Seni  hasretle  öpüyorum.&lt;br /&gt; Bana  mutlu  mektuplar  yaz.&lt;br /&gt; Bana  mutlu  mektuplar  yaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                         MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;                                                                               &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*    Bursa  Kültür  ve  Sanat  Vakfı’nca  düzenlenen  “Öğretmen  Mektupları “  Yarışması’nda  (1500  kişi  arasından) İkincilik  Ödülü -  2003&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-1551962705621097369?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/1551962705621097369/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=1551962705621097369' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/1551962705621097369'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/1551962705621097369'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2010/11/sevgiliye-mektup.html' title='SEVGİLİYE  MEKTUP'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-4120285756107784241</id><published>2010-11-14T13:09:00.000-06:00</published><updated>2010-11-14T13:13:59.272-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='MEKTUPLAR'/><title type='text'>ENVER  GÖKÇE'YE MEKTUP</title><content type='html'>Sevgili  Yoldaş,&lt;br /&gt; Bir  gece  uyandım  da  otobüs  koltuğunda,  baktım,  Van  Gölü’ne  dolunay  inmiş. Ağrı  Dağı  diz  vurmuş  toprağa,  dönmeyen  denizin  özlemiyle. Kar  yağmış  usul  usul,  kerpiçten  odaların,  yanmayan  tandırların  üzerine  yağmış. Kurşunlanmış  ağıtlar  sinsice  bırakılmış  yol  kenarlarına. Bir  bebe  ağlamış  da  uyanmış  anası,  kuru  memeleri  sızlamış.Yorgun  ve  bıyıklı,  yorgun  ve  yaralı  babalar  usulca   cigara  yakmış  kapı  eşiklerinde. Gökyüzü  sefer  eylemiş  düşlerin  ardından,  tutun  ey!  Madımak  toplayan  bacıların  ellerine  kan   kokusu  bulaşmış.&lt;br /&gt; Bir  gece  uyandım  da  otobüs  koltuğunda  Enver  abi,  gece  kuşları  inmiş  Van  Gölü’ne,  bir  ses  dolanmış  ortalığa  “Kirtim kirt! Kirtim  kirt!”. Kalbime  şiirin  ağırlığı  inmiş  o  an. Dokuma  tezgahlarından, yağın  pasın  içindeki  makinelerden, tornalardan,  topraktan, suyun  büyük  rivayetinden  seslenmiş  hayat. “Hişt! Hişt!”  demiş  kimi  zaman,  “Kirtim  kirt”  diye  uçuşmuş  göğe  emek.&lt;br /&gt; Çalınmış  günlerin  girdabında  nasıl  yüklenilir  şiirin  mecalsiz  nefesi  Enver  abi? Bar  koltuklarına  tüneyen  teorisyenler,  yığılıp  kalan  inceliğe  can  veremiyor. Çepeçevre  kol  gezen  acıyı  dindiremiyor  deneysel  imgeler. Şiirin  dini-imanı  olur mu  Enver  abi? Abdestli  yazılan  her  mısra,  zaferi  mi  karanlığın?  ‘Beyaz  Türkler’den  kotarılmış  bir  şair  anlar  mı  senin  mücadeleni? Şiiri  borsaya  yatırmak, imkansızlığa  çare  olur  mu  Enver  &lt;br /&gt;abi? &lt;br /&gt; Döviz  bürolarını  önünde  bekleşen  insancıklar… Akıp  giden  rakamlarla  kıpırdanan  büyülenmiş  kalabalık… Borsanın  inip  çıkan  değerine  sıkışmış  ömür… Mütaitliğe  terfi  etmiş  mücahitler,  yüce  millete  endekslenmiş  yalaka  söylevler  ve  chat  odalarında  hücrelenmiş  gençlik… Şiir  nasıl  yaşatılır  Enver  abi,  bunu  ölü  bir  böcek  gibi  yakanda  sallanan  sükut  suikastine  sor.&lt;br /&gt; Hayata  söyleyecek  cümlem  kalmadı  yoldaş. Şiirden  başka  sözüm  yok  gayrı. Baz  istasyonlarına  takılan  dizeler  çağrı  bırakır  mı  umuda? Kurşunlanan  bir  gökyüzüne  imge  uçurmak  eksilmek  midir? Şair  kamu  hizmetinden  muaf  değil  henüz. Dün  sabah  bir  şiir  yazdım  eczacı  kalfasının  sevgilisine. Manav  sırada  bekliyor. Veresiye  defterinde  unutulan  hesaplar  için  birer  hicviye  yazmamı  istiyor  bakkal. Halkın  içinde  aykırı  bir  dize  olmak  güzel  be  Enver  abi! Geçenlerde  müdürüm  şiir  şampiyonu  dedi  benim  için. Oysa  lise  yıllarında  güreş  takımındaydım. O  zamanlar  şampiyon  olamamıştım  Enver  abi?  &lt;br /&gt; Gecenin  bir  vakti  işte. Sana  sesleniyorum. Hüzünlü  tangolar  dinliyorum  bir  yandan. Yadırgama  Enver  abi. And  Dağları’na  fırlatılan  devrimcileri  düşün. Sönen  aşkları  ve  yitikleri… Güzel  günler  uğruna  feda  ettiğin  hayatını  düşün.  Yüreğinin  sonsuzluğu  utandırıyor  beni.  Onurun  zaferisin  sen. Büyük  söylemini  bırakıp  ardında,  göçüp  gittin  işte. Şiir  oldun  Enver  abi. Sözün   kudreti  kırılgan  bir  dize  bağışlar  mı  kalbime? Uygun  adım  tempo  tutturduğumuz  hayat  çürüğe  çıkarır  mı  şiir  deliliğimi? Güzel  günlere  hâlâ  inanıyor  musun  Enver  abi?  Bir  sabah  açmış  da  usulca  salınmış  bir  çiçek  ol,  yeni  bir  yıldız  çiz   dipsiz  karanlığa, sahafların  küf  kokulu  kalabalığından  göz kırp, hiç  söylenmemiş  bir  şiire  dönüş  de  inancım  tutuşsun  artık.&lt;br /&gt; Hüzün,  uğursuz  bir  ganimet  gibi  bırakılmış  kucağımıza. Bedeninin  derinliklerinde  yığılmış  bir  çocukluk  taşımayanlar  anlayabilir  mi  bizi?  Zamanın  hükmünü  dizlerinde  sayamayanlar  ve  galipler  ve  kanamayanlar… Susmayı  babamdan  öğrendim  Enver  abi! Huzurun  çekip  giden  ırmağını,  duanın  bir  bir  devrilen  atlarını… Susmayı  babamdan  öğrendim,  yazgının  kara  sarmaşıkları  tırmanırken  acemi  parmaklarıma  ve  sonra  bir  gün, “Şiir  olsun!”  dedim  Enver  abi. “Mutluluğum  şiir  olsun!”.Bilmezdim  henüz  şairin  yazgısını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir  gece  uyandım  da  otobüs  koltuğunda  Enver  abi,  baktım,  usul  usul  ürpermiş  Van  Gölü  ve   toprağın  beyaz  uykusunda  uç  vermiş  şiir  çiçekleri. Senin  çiçeklerin  Enver  abi.  Hayat,  terk  edildiği  yerden  seslenmiş  “Kirtim  kirt! Kirtim  de  kirt!” . “Mutsuzluğun  bir  tek  şiir  olsun”  demiş  kalbim  ve  umutlu  bir  gülümseme  yayılmış  dudaklarıma. Sevgili  yoldaş,  şiirin  yetim  çocuklarıyla  olsun  inancın. Bizi  unutma,  bizi  unutma!..  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                    MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;                                                                                     Şairini  Arayan  Mektuplar&lt;br /&gt;                                                              (Dönence Yayınları- Yayına  Hazırlayan:Erol  Özyiğit)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-4120285756107784241?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/4120285756107784241/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=4120285756107784241' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/4120285756107784241'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/4120285756107784241'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2010/11/enver-gokceye-mektup.html' title='ENVER  GÖKÇE&apos;YE MEKTUP'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-6821955472999312618</id><published>2010-11-13T16:36:00.001-06:00</published><updated>2010-11-13T16:38:21.246-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>VAHŞET  ve  KARMAŞA</title><content type='html'>I&lt;br /&gt; parmaklarından sızıyor  kanın  utangaç  tarihi&lt;br /&gt; kinin  közünü  işkillendiriyor,  kara  kalem  bir&lt;br /&gt; hırsa  devrediyor  gürültülü  sezgisini,  vuruyor,&lt;br /&gt; yüzünün  afişindeki  ucuz  film  karmaşasından&lt;br /&gt; kanıyor  vahşetin  hazzı, sureti  yansıyor  kurbanın&lt;br /&gt; ürperen  etine, tenhaya  hasret, tenhayı  bulmanın&lt;br /&gt; dürtüsüyle  kıyıyor  kendine&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;           II&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; katedral  yıkılıyor, kuşlar  sığmaz  oluyor  gökyüzüne&lt;br /&gt; kaygısız  bir  mana  arıyor  yorgun  çehreler, bungun&lt;br /&gt; güller  açıyor  hayatın  gizlice  değdiği  yerde, nerde&lt;br /&gt; dingin  bir  solukla  suya  konuştuğumuz  günler,&lt;br /&gt; günler  günler  geçiyor,  ayna  sırrını  açıyor  unutulmuşluğun&lt;br /&gt; üryan  hüznüyle,  gözlerde  kara  imalar  çapaklanıyor,&lt;br /&gt; kapanıyor  çocuklar  sokağın  acıyan  yerlerine&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                    III&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; onmaz  bu  ellerinden  dökülen  yara,  kara  sözler  üzre  bulur &lt;br /&gt;            birbirini  devrik  sevinçler,  derinden yükselen  yabanıl  hırıltılarla&lt;br /&gt;            kurulur  vahşetin  saltanatı ,  oysa  herkes  çocuktu  bir  zamanlar,&lt;br /&gt; sabun  kokulu  çamaşırlarla  solgun  sokaklar  arşınlandı, &lt;br /&gt;            savruldu  anılar  kör  sandıklara, gölgeler  ayaklandı  yüzlere  yürüdü, &lt;br /&gt;            gözlerde  kara  serçeler, onmaz  bu  eğildikçe  deştiğin  &lt;br /&gt; devasa  boşluk,  dilindeki  tozlu  zaman, sesindeki  savruk  perdeler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;                                                                                                     E Dergisi  (Sayı  30)&lt;br /&gt;                                                                                                                2001&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-6821955472999312618?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/6821955472999312618/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=6821955472999312618' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/6821955472999312618'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/6821955472999312618'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2010/11/vahset-ve-karmasa.html' title='VAHŞET  ve  KARMAŞA'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-7346930579810520476</id><published>2010-11-13T16:15:00.001-06:00</published><updated>2010-11-13T16:15:29.594-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>ÖLMEK</title><content type='html'>Mythos:&lt;br /&gt;                               elbet  bir  nar  tanesiyle &lt;br /&gt;                               kandıracak  bizi  Hades,&lt;br /&gt;                               güneş  yorgun  bir  sanrı  gibi&lt;br /&gt;                               kayıp  gidecek  avuçlarımızdan&lt;br /&gt;                               tez  canlı  bir  çiçeğe  uzanamayacak&lt;br /&gt;                               sayrılı  ve  saydam  ellerimiz&lt;br /&gt;                               her  şey  mantığı  dağılmış&lt;br /&gt;                               bir  ana  mimlenecek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                      Epos: &lt;br /&gt;                               usulca  dişlediğim  gül  kokusu  ağzındaki&lt;br /&gt;                               ve  Hera'nın  dişil  hırsı&lt;br /&gt;                               o  gözlerinde  tutuşan  aydınlık&lt;br /&gt;                               emanet  kalsın  seslerin  ölümsüz  evreninde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                               meali  yarım  kalmış  ömrümüz&lt;br /&gt;                               yeni  bir  damar  atsın&lt;br /&gt;                               aşkın  kırılgan  mermerine&lt;br /&gt;                               ve  artık  rivayet  konuşsun&lt;br /&gt;                               ve  artık  hüznümüz  düşsün  toprağa&lt;br /&gt;                               güze  yeni  bir  mana  olmak  adına&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                    Logos:&lt;br /&gt;                               işlevini  yitirmiş  hücrelerimizden&lt;br /&gt;                               çekilirken  kutsal  mağma&lt;br /&gt;                               bereketli  yağmurlar  işkillendirsin  toprağı&lt;br /&gt;                               ve  hayata  kanat  çırpsın  Kaknus&lt;br /&gt;                               yeni  bir  oluşuma  devrolurken  ölümün  kadranı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                               &lt;br /&gt;                                                                                              MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;                                                                                                       Antakya,  2001&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-7346930579810520476?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/7346930579810520476/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=7346930579810520476' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/7346930579810520476'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/7346930579810520476'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2010/11/olmek.html' title='ÖLMEK'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-2407772092357661904</id><published>2010-11-13T16:05:00.001-06:00</published><updated>2010-11-13T16:09:38.576-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>UNUTUŞ TELEKLERİ</title><content type='html'>hükmü  geçmiş  bir  imge  kımıldanıyor&lt;br /&gt;  pencere  kenarında. kim  bilir  hangi  gülüşün&lt;br /&gt;  yorgunu? eşikte  bekleyen  yokluk  sevincin&lt;br /&gt;  soluğu  mu? duvarda  kımıldanan  yetim  gölgeler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  ne  zamandır  bir  sözcük  çarpıyor  camlara,&lt;br /&gt;  gökyüzüne  küsüyor  çığırtkan  keder…&lt;br /&gt;  avuçlarımı  terk  ediyor  sakladığım  rüzgar,&lt;br /&gt;  zerdali  ağacından  aşırdığım  ışık  yemlenmiyor.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  anne  sesinden  bir  bahçe  olsun  diye&lt;br /&gt;  zamanı  çağırıyorum, yağmurlu  kış  günlerini,&lt;br /&gt;  saçak  altına  sığınıp  bana  seslenen  erkenci  şiiri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  hayırsız  göz  yaşlarımı  saklıyorum  babadan  &lt;br /&gt;  yadigar  tahta  bavula. susmanın  zehrini&lt;br /&gt;  ve  kalbimden  söktüğüm  unutuş  teleklerini…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                      MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt; Patika Dergisi&lt;br /&gt;    2009&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-2407772092357661904?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/2407772092357661904/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=2407772092357661904' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/2407772092357661904'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/2407772092357661904'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2010/11/unutus-telekleri.html' title='UNUTUŞ TELEKLERİ'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-7337040961184180432</id><published>2010-11-13T15:59:00.001-06:00</published><updated>2010-11-13T16:03:03.282-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='SORUŞTURMALAR'/><title type='text'>İKİ  TOP  SAHASI  MESAFEDEN  F16  VURMAK</title><content type='html'>Bayanlar  daha  iyi  bilir,  askerlik  anılarının  sonu  gelmez. Askerliğini  bir  güzel  yapıp  erkekliğini  pekiştirmiş  olan  erkek,  her  fırsatta  yeniden  döner  silahlı  kuvvetli  anılarına. Bendeniz  de  askeri  eğitimim  yalnızca  yirmi beş  gün  sürdüğü  halde  hâlâ  anlata  anlata  bitiremem  esas  duruş  günlerimi. Dokuz  yıl  önce, güzel  bir  nisan  günü  Antalya’da   girmiştim  birliğe. Asteğmen  öğretmen  adayıydım. Hepi  topu  otuz  kişiydik. Koca  bir  acemi  taburu  içinde  yaşı  geçmiş  otuz  edebiyat  öğretmeni. Yirmi beş  yaşındaydım  ve  en  gençlerinden  biri  bendim. Artık  gerisini  siz  hesaplayın. &lt;br /&gt; Askerlik  ve  şiir… Bu  iki  uzak  kavram  nasıl  bağdaşır? Ben  kaldırıp  dolaba  kilitlediğimiz  sivil  kıyafetimin  cebine  saklamıştım  dizelerimi. Yani  ki  askerlikte  mantık  yoktur  derler  ya… Doğrudur. Hayata  dair,  hüzne,  inceliğe  dair  ne  bulunabilir  ki  cepheye  ilerleyen  yolda  (diye  düşünüyordum).. Daha  ilk  andan  itibaren  koca  bir  karikatür  dergisine  girmiş  gibi  hissetmiştim  kendimi. Yeşil  böcekler  gibi  kımıl  kımıl  ama  toplu  halde  dolanıp  duruyorsunuz  bir  o  yana  bir  bu  yana. Boy  sırasına  girip  uygun  adım  yürüyorsunuz  her  yere. Saatlerce  sürünmeden  talim  yapmış  sayılmıyorsunuz. Açık  alanda  on  beş  şınavı  müteakip  derse  başlıyorsunuz,  sonra  on  beş  şınavı  müteakip  istirahata  gidiyorsunuz. Gülmekle  ağlamak,  çıldırmakla  sırra  ermek  arasında  bocalayıp  duruyorsunuz  sürgit. Bölük  komutanı  tuvalete  gidiyor,  esas  duruşta  uğurluyorsunuz. Tuvaletten  çıkıyor  yine  esas  duruş. Adamın  prostatı  azmış. Her  istirahat  vakti  gidip  duruyor  kenefe. Pavlov’un  köpeğine  akraba  çıkıyorsunuz  bir  yerde.Başka  bir  bölükten  düdük  sesi  duyup  yanlışlıkla  esas  duruşa  geçiyorsunuz. “Dikkat!”  çekiliyor  esas  duruş  gösteriyorsunuz. Saatlerce,  üstü  kazıla  kazıla  imanı  gevremiş  bir  ağaca  selam  verip  duruyorsunuz.  &lt;br /&gt; Askerlik  ve  şiir… Durun  bir  dakika,  bir  şeyler  yakaladım  galiba. Şiire  yanaşmayı  bir  türlü  beceremeyen  mizah,  en  babayiğit  mantık  bu  ortamda. Sürrealist  bir  mizah  da  diyebiliriz (yavaş  yavaş  şiire  yaklaşıyoruz.). Kader  arkadaşlarımın  hepsi  edebiyat  öğretmeni. Bakınız  edebiyata  şiire  dair  buradan  da  bir  şeyler  ayıklayabiliriz. Yaşanan  her  şey,  şiir  gibi  mizahtı  be!  Başka  bir  şey  değil. İnsan  denen  mahlukat  çeşit  çeşit. Huyu  suyu  birbirini  tutmaz  bir  sürü  insanla  aynı  koğuşta  uyuyor  aynı  tuvalete  gidiyor,  aynı  hamamda  yıkanıyorsunuz. Ne  yazık  ki  şu  anda  çoğunun  adı  aklımda  değil. Çektiğim  hasretten  mi  yoksa  dar  ranzadan  düşme  korkusundan  mı  bilmem  yatağıma  sıkı  sıkı  sarılarak  uyumuştum  yirmi  beş  gün  boyunca. Her  sabah  yatağımı  tiril  tiril  düzeltmiş,  çamaşırlarımı  çitileye  çitileye  özenle  yıkamıştım. Bu  durum  tam  anlamıyla  bir  devrimdi  benim  için. Erkek  egemen  toplumun  erkek  evlat  yaklaşımıyla  büyütülmüş  biriydim  ben  de. Hem  de  adaklarla  hayata  çağırılmış  ailenin  tek  erkek  çocuğu  olarak. Elimi  sıcak  sudan  soğuk  suya  sokmadan  evdeki  mutfağın  yerini  bile  öğrenemeden  hayata  atılıvermiştim. Aczin  yinelenmiş  bir  tanımı  olduğumu  zannederken,  aslında  çok    hamarat  biri  olduğumu  fark  etmiştim  dehşet  içinde. Askerliğin  karakterime  eklemlenen  artılarından  biri  de  budur. Sakarlığım  dışında  gayet  eli  iş  tutan  bir  adamımdır  şu  anda. Eh, kadı  kızında  da  bu  kadar  kusur  bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Dedim  ya  insanlar  çeşit  çeşit. Etrafımdaki  insanları  birer  karikatür  karakteri  olarak  gördüm  askeri  eğitimim  boyunca. Hepsinin  ayrı  bir  mizahi  yönü,  hepsinin  bambaşka  açılarla hayata  yaklaşım  tarzı  vardı. İçlerinde  en  ilginç  olanı  herkese “Tosunum! Tosunum!”  diye  hitap  edeniydi. Orta  boylu  güleç  yüzlü  bir  arkadaşımızdı  bu  karikatür  karakteri. Her  gece  beni  “Tosunum!  Tosunum!  Çok  horluyorsun  be!”  diye  uyandırırdı. Bir  gün  gece  nöbetindeyken  bu  bahsettiğimiz  arkadaşın  üstünde  yatan  adamın  borazan  gibi  horladığını  fark  etmiş  ve  öfkeden  deli olmuştum. Çalınmasından  korkarak  botlarımızın  iki  tekini  küçük  bir  kilitle  birleştirip  öyle  girerdik  yatakhaneye; bu  arkadaş  botunun  yalnızca  bir  tekine  kilidi  asıp  yatağa  serilirdi. Yaratıcılık  bu  olsa  gerek. Omzuna  taktığı  silahın  namlusuna  boş  bir  florasan  kartonunu  geçirip  bölük  komutanının  önünden  uygun  adım  geçtiğini  gördüğümde  hayatı  yeniden  sorgulamaya  başlamıştım. Prostatı,  şaşkınlığı  ve  öfkesi  arasında  donup  kalan  bölük  komutanının  da  hayatı  sorguladığından  eminim. Ancak  bir  şair  böylesi  ince  bir  göndermeyle  silaha  baş  kaldırabilir  diye  düşünmeye  başladığım  anda,  hayallerim  yıkılıvermişti: “Tosunum,  silahımı  çabuk  bulayım  diye  işaret  koyuverdim”  demişti  karikatür  arkadaşım.&lt;br /&gt; Her gün  başka  bir  parçası  düşen  bir  silahla  gökyüzünü  yararak  uçan  bir  F16  nasıl  vurulur?  Bunu  bile  öğrenmiştik  eğitimimizde: “Uçağın  iki  top  sahası (futbolla  savaşın  kardeşliği  bundan  başka  nasıl  tanımlanır?) önüne  ateş  edeceksiniz…” Hoop  F16  yerde.&lt;br /&gt;“Uçak  ateş  edip  gelirken  uzunlamasına  değil, yanlamasına  yatacaksınız” kafamıza  napalm  bombası  düşmezse  kurtulma  şansımız  olabilir  belki…&lt;br /&gt; Eğlenceliydi. Düşündükçe  o  günlerden  süzülüp  belleğime  damlayan  özü  bu  sözcükle  tanımlayabilirim. Belki  de  çok  kısa  sürdüğü  için  bana  öyle  gelmişti. Komik  kareler  yanıp  yanıp  sönüyor  belleğimde. Şiirle  nasıl  bir  yandaşlık  oluştururlar  bilemem.  İşte,  sabah  koşusunda  sürüden  kopup  en  arkada  kalmışız. Üç  kişiyiz. En  gençleri  benim. Diğer  ikisi  kırk  yaşının  baharında. Ayaklarımızda  bot,  üstümüzde  yeşil  fanila… Sürüden  ayrılmış  kuzu  tedirginliğiyle  ne  yapacağımızı  bilemez  halde  bölüğümüze ulaşmaya  çalışıyoruz,  ama  kurt  hemencecik  alıyor  kokuyu. Tabur  komutanının  çam  yarması  silueti  beliriyor  ufukta. Ellerini  arkasında  birleştirmiş,  ağır  ağır  yaklaşıyor. Adamın  her  adımı bizi  yağmurda  kalmış  tavuklar  gibi  telaşlandırıyor. Son  anda  bir  fikir  geliyor  aklımıza. Boy  sırasına  girip  uygun  adım  yürümeye  başlıyoruz. Tabur  komutanının  önünden  geçerken  daha  da  sertleşiyor  adımlarımız. Göğüs  ilerde, göz  ufka  saplı  ve  vücut  gergin… Cesaret  edip  de  tabur  komutanının  yüzüne  bakmadığım  için  hâlâ  hayıflanırım. O  ifadeyi  görmek   Yunus  Nadi  Şiir  Ödülü’nü  almak  gibi  bir  şey  olurdu  benim  için. Yani  ki  müthiş  olurdu: Hayatı  sorgulayan  bir  binbaşının  yüzünde  beliren  o  tarifsiz  mânâ…&lt;br /&gt; Sabahın  köründe  görev  yerine  gelen  o  ufacık  tefecik  uzman  çavuşa  verdiğimiz  çakı  gibi  selamı  unutamam. Adam,  zat-ı  şahaneleri  gelirken  oturup  hiç  istifimizi  bozmadığımızı  görünce:&lt;br /&gt; -Ayağa  kalkınsana  lan,  at  ya….ları !  diye  bağırmış  ve  biz  de  hemen  esas  duruşa  geçmiştik. Üstümüze  acemi  kıyafeti  olduğu  için  adam  bizim  asteğmen  adayı  olduğumuzu  anlamamıştı. Hoş,  anlasa  da  kimsenin  salladığı  yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Hayat  mizahla  güzeldi,  ama  gül  gül  takati  de  kesiliverirdi  insanın… Askeri  eğitim  biter  bitmez  her  birimiz  Doğu’nun  ayrı  bir  şehrine  doğru  yol  almıştık. Geri  kalan  süreyi  öğretmen  olarak  tamamlayacaktık. Benim  yazgıma  Iğdır  düşmüştü. Krom  bir  çığlık  gibi  göğe  yükselen  Ağrı  Dağı’nın  eteklerinde,  bütün  varlığımla  duyumsadığım  hüzün,  topraktan  mı  yükseliyordu  yoksa  genlerimden  mi? Anlamaya  çalışmıştım.  Postallarımın  altında  belirmeyen  Borchert’in  ‘karahindiba’sı  hüznün  ve  yoksulluğun  şarkısıyla  kavruk  kavruk  serpilmeye  çalışan  öğrencilerimin  gözlerinde  uç  vermişti  birden  bire. O  ana  kadar  şiirle  bir  dargın  bir  barışık  yaşayan  kalbim,  daha  bir  şiddetle  ve  ayrılmamacasına  sarılmıştı  imgelere. Hâlâ,  mutsuz, masum, hüzünlü  ve  işveli  sevgilim  olarak  yanı başımda  durur  şiir. Cepheye  giden  sevgilinin  ardından  bir  avuç  gözyaşı  serper  gibi  bakan  şiir (çok  fazla  gülme,  ağlarsın  derler  ya,  doğruymuş… Sulu  sepken  bağladık  işte  konuyu). İki  top  sahası  mesafeden  F16’yı  bile  ayartan  şiir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                         MURATHAN  ÇARBOĞA &lt;br /&gt;                                                                                                                  Taflan  Dergisi&lt;br /&gt;                                 2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-7337040961184180432?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/7337040961184180432/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=7337040961184180432' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/7337040961184180432'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/7337040961184180432'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2010/11/iki-top-sahasi-mesafeden-f16-vurmak.html' title='İKİ  TOP  SAHASI  MESAFEDEN  F16  VURMAK'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-6498864410807905636</id><published>2010-11-03T16:03:00.000-05:00</published><updated>2010-11-03T16:04:04.506-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>SUSMAK</title><content type='html'>susmayı  babalarından  öğrenen  çocuklar&lt;br /&gt;                 anlayabilir  beni&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                 babamın  ellerinde  mazot  kokusu&lt;br /&gt;                 babamın  ellerinden  havalanırdı&lt;br /&gt;                 küflü  sayfalarıyla  "Alkadraz  Kuşçusu"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                 şiiri  aykırı  bir  çocuk  misali&lt;br /&gt;                 sakladığım  doğrudur.&lt;br /&gt;                 hurufi  kararsızlıklarla  &lt;br /&gt;                 küçüldü  gözlerim&lt;br /&gt;                 ve  taşladığım  kedilerin  suskun  âhı&lt;br /&gt;                 bir  ayin  sessizliğiyle&lt;br /&gt;                 döküldü  üstüme&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                 oysa,&lt;br /&gt;                 çocuk  gülüşlerinden &lt;br /&gt;                 bir  selam  olsun  diye  sana&lt;br /&gt;                 masallar  diriltmiştim  bayram  sabahları&lt;br /&gt;                 annemin  güne  mayaladığı  &lt;br /&gt;                 seslere  kanmıştım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                 şimdi  bir  çığırtkan  kafesi  göğsüm&lt;br /&gt;                 aşkın  yaralı  manzarasında&lt;br /&gt;                 âcizliğin  keskin  utancıyla&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                 susmayı  babalarından  öğrenen  çocuklar&lt;br /&gt;                 anlayabilir  beni&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                 artık,&lt;br /&gt;                 yıkımın  orta  yerinde&lt;br /&gt;                 umudu  bağırabilmeli !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                               &lt;br /&gt;UĞUR  MUMCU  ŞİİR  ÖDÜLÜ (2003)&lt;br /&gt;Ünlem Dergisi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-6498864410807905636?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/6498864410807905636/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=6498864410807905636' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/6498864410807905636'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/6498864410807905636'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2010/11/susmak.html' title='SUSMAK'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-8280274856874220488</id><published>2010-11-03T15:55:00.002-05:00</published><updated>2010-11-03T15:57:07.670-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>LANET</title><content type='html'>sesimde  açılan  uçuruma  el  verip  yakala  kalbimi.&lt;br /&gt;  geçtiğim  her  yolda  ardımdan   karanlık  serpilir. &lt;br /&gt;                        leş  yiyiciler  avuçlar  suskumda  göveren  yarayı.  &lt;br /&gt;                        ben  ki  hiçbir  mekana  sığmayan  siluet,  gökyüzüne  &lt;br /&gt;                        tırmanan  kavimlerin  beklediği  lanet.  şehre  düşmüş &lt;br /&gt;                        bir  üveyik  kanat  kırar  ellerimde,  sözcüklerinle  yaklaş &lt;br /&gt;                        ve  usulca  yemle  beni.  denize  anlat  susuzluğumu, &lt;br /&gt;                        tuza  olan  aşkımı  suya  fısılda. Üç  yaşın   saçlarını&lt;br /&gt;                        çıkar  saklandığı  yerden,  çocuk  gözleri  damlat  çatlayan&lt;br /&gt;  toprağa. çayır  kuşlarını  çağır  çığırtkan  kederimden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  vedânın  ilk  cümlesiyle  gel  bana. şiirin  özünü  &lt;br /&gt;  sözcüklerime  sar  ve  zamanın  ihanetini  anımsat.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;                                                           Murathan  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;                                                  Hayat Hiçbir Zaman Yetmeyecek Şiire&lt;br /&gt;                                                                2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-8280274856874220488?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/8280274856874220488/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=8280274856874220488' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/8280274856874220488'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/8280274856874220488'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2010/11/lanet.html' title='LANET'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-7482252396072405258</id><published>2010-11-03T15:52:00.003-05:00</published><updated>2010-11-03T15:53:37.555-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>UNUTUŞ</title><content type='html'>çöl  ruhu  yürüyor  bastığım  toprağa.  şerh  düşürülmüş&lt;br /&gt;  bir  hayat  boynumda  atan  sancı.  karanlığa  atıldıkça&lt;br /&gt;  ışığa  çürüyor  ellerim,  sabaha  dokundukça  yüzüm&lt;br /&gt;  gölgeler  giyiyor.  her  eşyada  anımsamak  çığlığı,&lt;br /&gt;  bir  parça  sıcaklık,  kanat  çırpıp  sönen  bir  gülüş&lt;br /&gt;  ve  hükmü  geçmiş  sözlerin  kıpırdanan  tozu. ey  unutuş,&lt;br /&gt;  kalbimi  kaçır  boşluğun  sonsuz  denizinden. başkaldır&lt;br /&gt;  zamanın  acıyan  günlerine, yalnızca  şiirin  mutsuzluğu&lt;br /&gt;  kalsın  elimde. yalanla  aşkın  hayal  ülkesini,  yokluğu&lt;br /&gt;  mırıldan  ihanetin  peşinde,  apansız  gidenlere.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  ey  unutuş,  sustur  içimde  dönenen  magmayı. ölü  kuş &lt;br /&gt;                        şarkılarından  bir  hançer  çırpınır  göğsümde,  derinde,  hep  derinde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                 Murathan  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;                                        Hayat Hiçbir Zaman Yetmeyecek Şiire&lt;br /&gt;                                                      2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-7482252396072405258?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/7482252396072405258/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=7482252396072405258' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/7482252396072405258'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/7482252396072405258'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2010/11/unutus.html' title='UNUTUŞ'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-8762367718437475590</id><published>2010-11-02T18:59:00.003-05:00</published><updated>2010-11-02T19:05:02.860-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GÜNCEL'/><title type='text'>ALAMET-İ FARİKASI  ÖYLESİNE YAZILMASI</title><content type='html'>Anlamak  yerine  anlaşılmak  tutkusuyla  yanıp  tutuşur  kimi. “Beni  anlamıyorlar”  yakınmaları  hep  itici  gelmiştir  bana. Hayatın  odağını  parsellemeye  çalışmaktan  başka  bir şey  değildir  bu  çaba. Anlamak  yerine  hep  anlaşılmayı  yeğlemek… İnsan  kendini  ne  oranda  anlamlandırabiliyor?  Asıl  sorun  bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kendimi  anlatmak  gibi  bir  derdim  olmadı  hiç. Anlaşılamama  nöbetlerine  girmedim  hiç. Yazdıklarım mı? Hayatla  kurduğum  tek  iletişim  aracı  yazmak… Yazgıya  gönderilmiş  nafile  mektuplar  belki de…Çoğu  zaman  yazmamayı da  düşünmüşümdür. Varsın anlaşılmasın  çelişkilerim, duygularım  bilinmesin; acılarım, hüzünlerim, korkularım, sevinçlerim  saklı  kalsın. Kendime  engel  olabilsem  sırf  bu  nedenlerle  vazgeçeceğim  yazmaktan.  Bahçeleri  kaybettiğim  zaman  yitirdim  varlığıma  duyduğum  sevgiyi. İnsanlara  çoğu  zaman  nefretle  baktım. İçimden,  karanlık  köşelerden  uç  veren  bir  duyguydu  bu. İnsan  seviyorsa  paylaşmak  ister. Karanlığımı  anlatmak, marazımı  paylaşmak  istemedim. Binlerce  kez  sözcükler  kanatlandı  zihnimde, inatla  yazmadım, yazmadım. Sözcüklere  hükmedebilmenin  ukalalığıyla  sustum,  sustum. Sevmedim… Ailemden ve  çocuklardan  başka  hiçbir  şeyi  sevmedim. Bölüştürmediğim  sevgi  devasa  bir  açlıkla çocuklarıma  yöneldi. Bitip  tükenmek  bilmeyen  bir  sevgi  sağanığıydı  çocuklarıma  yönelttiğim  aura.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yalnızca  çocuklar  için  yazmak  istiyorum  aslında. Masalları  hiç  sevmemiş  çocukluğumun  kalbimde  bıraktığı  boşluğu  yeni  masallarla  doldurmak…  Masal  dilerken  kızımın  ve  oğlumun  gözlerinde  beliren  ışığı  çoğaltmak  adına, gökyüzünden  düşen  elmaların  hatrına  yalnızca  masal  yazmak... Anlaşılmak  yerine, anlamaya  çalışmak  ve  anlatmak, anlatmak, anlamak…   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                        MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;                                                                                                          2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-8762367718437475590?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/8762367718437475590/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=8762367718437475590' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/8762367718437475590'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/8762367718437475590'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2010/11/alamet-i-farikasi-oylesine-yazilmasi.html' title='ALAMET-İ FARİKASI  ÖYLESİNE YAZILMASI'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-2603624248627817239</id><published>2010-10-26T17:33:00.002-05:00</published><updated>2010-10-26T17:36:20.530-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>KATARSİS</title><content type='html'>her  sabah  uykunun  eşiğinde  dolanan  ağaç,&lt;br /&gt;            yaprak  döken  uğrun  uğrun,  ağrılı  ve  suskun.&lt;br /&gt;            boşluk   bu…  yüzüme  yerleşen  boşluk:&lt;br /&gt;            düş  kapılarına  çarpan  bir  nefeslik  kelebek,&lt;br /&gt;            kulağıma  okunan  kararsız  ilk  dua…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; ruh  zincir  şakırtılarıyla  kanatlanıyor,&lt;br /&gt;            bükülen  bir  uğultuyla  geliyor  hayat.&lt;br /&gt;            kalbimden  çaldığım  ateş  ışığa  küskün,&lt;br /&gt; tufana  saldığım  sözcükler  geri  dönmüyor,&lt;br /&gt; suya  kesiyor  güne  sunduğum  söylem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; aynalarda  güzü  çağıran  rüzgarlı  uzaklık,&lt;br /&gt; babamın  yüzüme  yerleşen  hüznü  ve  yalnızlık.&lt;br /&gt; parmaklarımda  kül  savuran  uç  uç  böcekleri,&lt;br /&gt; kokusuyla  çekip  giden   gökyüzü  ve  zerdali.&lt;br /&gt; ölüme  uluyan  yazgı,  kanıksadığım  alışkanlık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;her  sabah  uykunun  eşiğinde  dolanan  ağaç,&lt;br /&gt;            yaprak  döken  uğrun  uğrun,  ağrılı  ve  suskun.&lt;br /&gt; her  şiirde  gövdeme  dolanan  vebalı  çember,&lt;br /&gt; gölgemde  taşlanan  yalvaç, erkenci  keder.&lt;br /&gt; zamansız  yarılan  deniz, elimde  kanayan  yokluk…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; çarmıhın  aldanmış  tarihinden  arta  kalan  arınma,&lt;br /&gt; şiirimden  başka  sunacak  bir  şeyim  yok  yazgıya…   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                  MURATHAN  ÇARBOĞA   &lt;br /&gt;                                                                               (Yazgıya  Vurulmuş  Prometheus)  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PAPİRÜS Dergisi     &lt;br /&gt;                                                                                                     2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-2603624248627817239?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/2603624248627817239/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=2603624248627817239' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/2603624248627817239'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/2603624248627817239'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2010/10/katarsis.html' title='KATARSİS'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-8457662903805329459</id><published>2010-10-23T16:24:00.003-05:00</published><updated>2010-10-23T16:27:22.689-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DENEMELER'/><title type='text'>SENİNLE KONUŞMAYI ÖZLEDİM</title><content type='html'>" sevmeyi  unutmuşsunuz  kardeşler                                                      &lt;br /&gt;                                                                                  yalan  her  şey  gibi&lt;br /&gt;                                                                                  aşklarınız  da. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                     Behçet  AYSAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                              **************&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                    Marazlı  ağaçlar  gibiyiz.  Rüzgarın  başına  buyrukluğuna  bırakıp  kendimizi,  hayat  için  yanlış  figürler  deniyoruz.  İçimize  yerleşen  o  karmaşık  duygu  sevgi  midir,  yoksa  bizi  kötülüğe  yakınlaştıran  kara  bir  ucube  mi ?..  Kestiremiyoruz.  Nefret  ve sevgi  ne  kadar  yan  yana,  dengesizlik  ve  sevgi,  vahşet  ve  sevgi  ne  kadar  iç  içe ?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                   Sevmeyi  beceremiyoruz.  Günlük  kaygıların  çirkefine  batan,  hayal  kırıklığını  usta  işi  bir  tevekkülle  kabulllenen  babalarımızın  suskunluklarının,  annelerimizin  isterik  hüzünlerinin  gölgesinde  küçülen  çocukluğumuz,  bu  duyguyu  toparlayamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                   Sevgi  sözcükleri  yakışmıyor  dilimize  ya  da  biz  öyle  düşünüyoruz.  " Sevgileri yarınlara  bıraktınız "  diyor  Behçet  Necatiğil  yüreğinin  güzel  bahçelerinden  seslenerek " Bir  bakış  bile  yeterken  anlatmaya  her  şeyi  /  Kalbinizi  dolduran  duygular  /  kalbinizde  kaldı"...&lt;br /&gt;Ertelenmiş  bir  hayatı  tüketmeye  çalışıyoruz. Saksıdaki  çiçeğe  su  vermeyi  erteliyoruz,  doğayı  dinlemeyi,  ağaçların  ritmine  uydurarak  bedenimizi  esrik  bir  mutlulukla  salınmayı  erteliyoruz.  Güzel  bir  yüzle  güne  uyanmayı,  sabahın   insanı  düşlere  yakınlaştıran  iklimini  solumayı,  her  önümüze  gelene  aydınlık  bir  ses  tonuyla  'günaydın'  demeyi,  sarılmayı,  öpmeyi,  dokunmayı,  sevgiyi  söylemeyi  erteliyoruz.  Ne  gariptir,   'seni  seviyorum'  diyebilmek  için  günlerce  sıkılıyor,  günlerce  kara  kara  düşünüyoruz  ve  dile  getirirken  çoğu  zaman  mizahın  gölgesine  sığınıyor,  muzip  bir  ses  tonuyla  konuşuyoruz.  Çocuklar  gibi  söylüyoruz  sevgi  sözcüklerini.  Çocukluğun  sevgiye  kanat  açan  temiz  dünyasından  sesleniyoruz  kirlenmiş  hayatımıza.  Kirlenmişliğimize  yakıştıramıyoruz  belki  de  bu  güzel  duyguları.     &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                   Kirleniyoruz,  sıradanlaşıyoruz.  Betonun  soğuk  ve  ruhsuz  etine  dokunuyor,  ahşap  evleri,  yaşanmış  ve  mekana  işlemiş  anılara  aldırmadan   yakıyoruz.  Metalin  anlamsız  külçelerini  yerleştiriyoruz  hayatımızın  odak  noktalarına.  Doğanın  ve  güzelliğin  soluğunu,  dört  bir  yandan  ebleh  binaların  çevrelediği  parklara  terkediyoruz  ve  sapkınlığımızın  mekanı  yapıyoruz   parkları  gecenin  ilerleyen  saatlerinde.  Televizyonların  karşısında  beynimizi  boşaltıp,  duygularımızdan,  insanlığımızdan  tuşlara  basarak  sıyrılıyoruz.  Binlerce  yılın  harmanladığı  elvan  masallar  anlatmıyoruz  çocuklarımıza,  türküler  söylemiyoruz.  Şiirler  okumuyoruz  küçük  yürekleri  için.  Şiirin  mükemmel  coğrafyasını  ilmek  ilmek  güzelleştiren  ustaları  unutuşun  dehlizlerine  itiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                   Sevmeyi  beceremiyoruz.  Sevdiğimiz  insanlara  boşaltıyoruz  tüm  cinnetimizi.  Sevdikçe  saldırıyor,  sevdikçe  kötülüğün  karanlık  dergahından  el  alıyoruz.  Üzerek,  kalp  kırarak  sevgimizi  yücelttiğimizi  sanıyoruz.  Ah,  Yunus  Emre  güzelliğiyle,  Ziya  Osman  Saba&lt;br /&gt;ermişliğiyle  sevmeyi  başarabilsek  ne  güzel  olurdu !..  Her  zerreye  yüreğimizi  açabilsek,  şiirin  aydınlık  penceresinden  hayata  bakabilsek  ne  güzel   bir  dünya  açılırdı  çepeçevre !..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                   Sevmek  gerek !  Samimiyetin  sevecen  üslubuyla  sevgiyi  söylemek,  dargınlığa  son  vermek,  kalpleri  kazanmak  adına  " seninle  konuşmayı  özledim ! "  diyebilmek  gerek !..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                               MURATHAN  ÇARBOĞA  &lt;br /&gt;                                                                                                         Antakya,2003    &lt;br /&gt;                                                                                    (Deneme  Dalında Düzenlenen  Behzat Ay &lt;br /&gt;                                                                           Yazın Ödülün’de  Birincilik  Alan Denemelerden  Biri)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-8457662903805329459?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/8457662903805329459/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=8457662903805329459' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/8457662903805329459'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/8457662903805329459'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2010/10/seninle-konusmayi-ozledim.html' title='SENİNLE KONUŞMAYI ÖZLEDİM'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-7918189857883989339</id><published>2010-10-23T16:18:00.000-05:00</published><updated>2010-10-23T16:19:13.668-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ÖYKÜLER'/><title type='text'>SIĞINAK</title><content type='html'>Karanlıktı.  Duvarı  el  yordamıyla  buldular.  Yokladılar.  Betonun   çatlaklarında  ellerini  gezdirdiler.  Genç  adam,  duvarın  dibini  ayağıyla  sıyırdı.  Farkında  olmadan  - belki  isteyerek - birbirlerine  temas  ederek  oturdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                   Hiç  ışık  yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                   Derin  bir  sessizlik  çınlıyordu  mekanda.  Yadırgadılar.  Karanlığı  taradılar  gözlerini  koca  koca  açarak.  Korkularını  su  yüzüne  çıkarmamak,  bozuk  bir  ritimle  atan  yüreklerini  işkillendirmemek  için  usulca  soludular.  Kadın  yavaşça  elini  uzatıp  erkeğinin  elini  kavradı,  parmakları  kenetlendi  birbirine.  Adam  kadını  korkutmamak  için   homurdandı   ve  kısık  bir  sesle  bağırdı,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                    " Hey,  kimse  var  mı !? "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                    Hiç  ses  yoktu,  ne  bir  çıtırtı  ne  bir  soluk...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                    Hiç  ses  yoktu,  taa  ki  uzaktan,  yukarıdan,  boğuk  bir  iniltiyi  andıran  siren  sesi  kulaklarına  ulaşıncaya  kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                    " Geldiler "  dedi  kadın  kayıtsızca.  Ses  tonundaki  zoraki  yumşama  kendini  hemen  ele  veriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                    Adam  içinden  " geldiler ! "  diye  tekrarladı.  Uzun  uzun,  bıkkın  tınılarla  haykırıyordu  siren.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                    Hiç  ışık  yoktu  ve  zamanı  kavramak  mümkün  değildi.  Ne  kadar  sustular  kestiremediler.  Beyinlerinde  kaynaşan,  yarım  kalan,  dökülen,  çıldıran  düşüncelerden  korktular.  Adam,  karısının  geri  çekilen  elini  aradı  ürkekçe.  Kadının  dizlerindeydi  eli.  Nemli  mekanlarda  dizleri  sızlardı.  Bunu  bilirdi  adam.  Kadınının  elini  ilk  kez  gibi,  tanımak  ister  gibi  yokladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                    Siren  cinnetini  uğulduyordu  ve  ilk  patlama  duyulur  duyulmaz  kadın  irkildi  yine.  Kenetlenen  parmakları  bütünleşmek  ister  gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                    "  Artık  bu  hengameye  alıştım "  dedi  kadın,  derin  bir  nefes  aldı,  "  Yalnız,  karanlık  olmasaydı... "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                    Adam  donuk  bir  ses  tonuyla,  "  Karanlık ışığın  var olma  nedenidir  "  dedi, &lt;br /&gt;"  karanlık  içimizdedir,  yüreğimiz  karanlıkta,  bebeğimiz  karın  boşluğunun  karanlığında,  her  şey  karanlıkta,  her  şey  karanlıkta!.. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                    Yukarıda  düzenli  aralıklarla  patlamalar  oluyordu,  mekana  boğuk  gürültüler  ve  hücrelerine  kadar  uzanan  sarsıntılar  ulaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                     "  Işığın  olduğu  yerde  korku  olmaz  "  dedi  kadın,  kocası  onun  sızılı  dizlerini  ovarken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                     "  Işık  yanılsamadır  "  dedi  adam,  "  ışık  hayattır  ama,  hayat  hep  aydınlık  değildir.  "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                     "   Işık  umuttur...  "  dedi  kadın,  "  Işık  umuttur !..  " &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                     "   Işık  şu  anda  ölüm  kusuyor  "  dedi  adam  yeni  bir  patlamanın  eşliğinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                     "  Işığı  insan  kirletiyor  "  dedi  kadın  umutsuz  bir  ses  tonuyla.  Üşüdüğünün  farkına  vardı  birden  ve  adamın  göğsüne  yaslandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                     Derken  büyük  bir  patlamayla  sarsıldı  duvar.  Kadın  küçük  bir  çığlık  attı.  Sonra  koyu  bir  sessizlik  sardı  ortalığı.  Kadın,  adamı  dinledi  bir  süre.  Bir  şeyler  söylemesini   istedi.   Bir  şeyler  söylesindi,  saçlarını  okşasındı.  Adam  kabaran  göğsünü  zaptetmeye  çalışıyordu.  Usulca  elini  erkeğinin  yüzüne  götürdü  kadın,  bir  kör   duyarlığıyla  okşadı,  göz  yaşlarını  sildi  ve  sıkıca  sarıldı   kocasının  beline,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                      "  Sevgi  ışıktır...  "  dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                      Yukarıda,  bir  yerlerde,  sonsuz  yürekleri  ve  ak - pak  sevinçleriyle,  savrulan  alevlerin  arasında  çocuklar  kavruluyordu  ve  kadının  karnındaki  bebek  bütün  gücüyle  hayatı  tekmeliyordu.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                   &lt;br /&gt;                                                                                                  MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;                                                                                                          Antakya,  2000&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-7918189857883989339?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/7918189857883989339/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=7918189857883989339' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/7918189857883989339'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/7918189857883989339'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2010/10/siginak.html' title='SIĞINAK'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-7372195431674153328</id><published>2010-10-03T08:13:00.000-05:00</published><updated>2010-10-03T08:14:18.382-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ÖYKÜLER'/><title type='text'>TAKSİT</title><content type='html'>Sağır  olsaydı, dili  dönmez, meram  anlatamaz  olsaydı, çay  şıkırtısı  duymazdı  o zaman. Ne  güzel! Sabahtan  akşama  kadar  “şıkır  şıkır!” beynine işlemezdi  kaşıkların öfkesi.  Yani  duymazdı  işte. Elini  siper  edip  kahvehanenin  camından  içeri  bakardı  bazen, utanırdı. Utansındı  ya, kız  başına!  Beni  arardı  gözleri. Camı  tıkırdatırdı. Duyardım  hemen, duyacağımı  bilirdi. Masaların  arasında  koştururken,  tavşan  kanı  çaylar  verip  boşlar  alırken  duruverirdim  ve  bakar,  bulurdum  gözlerini  hemen. Gülümserdi. Kalbim  çay  kazanı  gibi  fokurdardı  o  zaman.&lt;br /&gt;          “Taksit!”  diye  bağırırdı  münasebetsizin  biri,  “Taksit, seninki  gelmiş  ulan!”&lt;br /&gt;           Birden  bir  telaş  sarardı  derken  beni. Ellerimi  ne  yapacağımı  bilemezdim  işte. Ellerim  kuru  olurdu  ya, yine  önlüğe  silerdim. Kafamı  kaşırdım, sinirlenirdim,  ama  duyamazdı  ki…&lt;br /&gt;            “Taksit!”  derlerdi, “o  işi  de  mi  taksit  taksit  yapıyon  ulan!”&lt;br /&gt;            Sonra  havalanıp  tavana  yanaşan  sigara  dumanlarına  karışırdı  gevrek, pis  gülüşleri..&lt;br /&gt;            “Uuu  laa  nn!”  derdim  ben  de  dudak  kıpırtılarımı  kahvehanenin  camından  saklayarak, &lt;br /&gt;             “Uuu  laa  n, aa  na  nı  daaa…”&lt;br /&gt;             “Hoop!”  derdi  münasebetsiz   piştiyi  masaya  vururken,&lt;br /&gt;              “ Benim  anam  ihtiyar, sana  bir  hayrı  olmaz.”&lt;br /&gt;              İşte,  yani,  sağır  olsaydı. Ben  bir  koşu  gelip  kahvehanenin  kapısına  çıksaydım. Usulca  gelip  gözlerime  girseydi. Gömlek  cebimden  kağıt, kalem   alıp  isteğini  yazıverseydi. İşte  ne  bileyim: ekmekti, soğandı…Yazsaydı. Özledim  deseydi  boyun  büküşüyle. Çay  kokan  ellerime  dokunsaydı  belli  etmeden, kalem  alıp  verirken. Yani  ki  bilirim, arkadan  bağırır, dudağıma  ilişen  gülücüğü  korkutup  kaçırırdı  emlakçı:&lt;br /&gt;              “ Hoop,  taksit! Aile  var  oğlum, bu  ne  muhabbet!” sonra  şakır  şukur  zar  atılır, domino  taşları  yan  yana  dizilirdi. Bir  karış  sakalıyla  çay  yudumlarken  bile  dudağını  arayan  emlakçı  ağız  dolusu  gülerdi.&lt;br /&gt;              “Boşları  al  oğlum.”  derdi  usta, “masalar  bulaşıkhaneye  döndü”.&lt;br /&gt;              Yani  ki  sağır  olsaydı. Yani  duymaz, ses  bilmez  olsaydı. Gönlümü  okusa, yüreğimin  halinden  anlasaydı. Yazardım  ben  de  ona. Şiirler  dizer, hikayeler  karalardım. Akşam  eve  gidişte  yolumu  gözler  olurdu. Kapıyı  açar  gülümserdi. Avcunun  içiyle  yüreğime  dokunurdu. Kapıyı  kapatıp  sarılır, bir  öpücük  kondururdu. Sonra  telaşla,  sonra  merakla  ekmeği  sarıp  sarmaladığım  kağıdı  alır  okurdu  ayak  üstü. Kağıda  karaladığım şiiri  okur, her  seferinde  gözleri  dolardı, avcuyla  yüreğime  dokunurdu  yine. Derken, ağzını  elleriyle  kapatıp  koşardı  mutfağa, yemek  yanmasın  diye.&lt;br /&gt;                “Taksit!”  diye  bağırırdı  muhtar. Yıllardır  üzerinden  hiç  çıkarmadığı  takım  elbisesinin  ortasında  zehirli,  yeşil  bir  böcek  gibi  sarkan  kravatı  kıpraşırdı.&lt;br /&gt;                 “Taksit,  sen  ne  biçim  şairsin  oğlum? Ne  biçim  halkçı  adamsın? E  biraz  da halkı  düşün  de  bir  çay  ver  hele.”&lt;br /&gt;                  “Heee  mm  ee  nn” derdim  ama  bitmezdi. Çayı  masaya  koyup  alırdım  soluğu.&lt;br /&gt;                  Yani  sağır  olsaydı  işte. Beni  hiç  duymasaydı. Sözcüklerin  parçalandığını  duymasaydı  dilimin  ihanetiyle. İnadına  sevseydi  işte. Gözlerimin  önünden  hiç  eksilmeyen,  rüyalarıma  sızan  bu  gevrek  gülüşlerin,  bu  imansız  suratların  inadına  sevseydi. &lt;br /&gt;                   Akşam  koyu, demli  bir  çay  gibi  inip  susunca  ortalık, insanlar  ağızlarına  yapışan  pis  gülüşlerini  yakalayıp  boğazlarının  derinliklerine  iterek  evlerine  gidince  cümbüş  başlardı  bekar  odamda. İğnelerle  delip  bir  oya  gibi  işleyerek  kola  kutularının  üzerine  ismini  yazdığımı  bilseydi. Ortalarına  küçük  lambalar  kondurduğumu,  bin  bir  çeşit  abajurun  üzerine  ismini  kazıdığımı  görseydi. Her  köşede,  her  kutuda, her  lambada, çay  bardaklarında,  çaydanlıklarda  binlerce  binlerce  isminin  yazıldığını  bilseydi. Yani,  işte,  sonra  odanın  ışığını  söndürüp  bu  küçük  lambaları  yakınca cümbüş  başlardı. Her  köşeye  sıvanırdı  gölgeler,  her  köşede  ışık  oyunları, her  köşede  onun  ismi… Görseydi  o  manzarayı. Yüzüme,  ellerime  yansıyan  ismini,  rengarenk  lambaların  yarattığı  o  hayal  alemini  … Konuşmaya  gerek  kalmazdı  o  zaman. Söylemeye,  kasılmaya,  ciğerlerimi  patlatırcasına  soluk  soluğa  kalmaya  gerek  kalmazdı.  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;                    Her  telefon  çalışında  yönelirdim  de  ustam  usulcacık:&lt;br /&gt;                    “Sen  bulaşıklara  bak  oğlum”  derdi,  &lt;br /&gt;                    “Kahveyi  karıştırıver, ocağın  altını  açıver  hele”  derdi.&lt;br /&gt;                    “Taksit!”  diye  seslenirdi  kel  muhacir:&lt;br /&gt;                    “Oğlum  sen  alo  diyene  kadar  adam  mefta  olur  be!”&lt;br /&gt;                     Bulaşıkları  gıcır  gıcır  durularken  sesi  gelirdi  ustamın; gürültünün,  küfürlerin, şakırtıların, kokuların,  dumanların  arasından:&lt;br /&gt;                      “Başlarım  ecdadınızın  taksitine! Ulan  bu  kadar  yüklenilmez  oğlum  bir  adamın  üzerine. Garibin  aklı  bir  karış  havada  zaten. Allah’ın  verdiğiyle  oynanır  mı  bu  kadar?”&lt;br /&gt;                      Yani  sağır  olsaydı,  kahvehanenin önünden  geçerken  ismini  fısıldasaydım. Avuçlarımı  sıkmasaydım; yüzüme,  saç  diplerime,  en  çok  da  bıyıklarıma  hücum  eden  ter  damlacıklarına  aldırmasaydım. Duymasaydı. Yüreğimden  söyleseydim  işte. Bir  ibadet  gibi,  namaz  sonrasının  yunmuş  arınmış  güzelliğiyle  yüzümü  sıvazlar  gibi...&lt;br /&gt;                       Yani  ki  bir  teras  katımız  olsaydı. İki  göz,  terasının  tabanı  asfaltla  sıvanmış,  eski,  küçük  bir  yuva. O  uyurken  şiirler  yazsaydım. Gemi  gibi  Amerikan  arabaları, Alaman  güzelleri  ve  küçük  Japon  harikaları  üzerine  şiirler  karalasaydım. Hurdaya  çekilmiş  yüreğim  tam  gaz  koştursaydı.  Bir  gelin arabası  gibi  aydınlık  olsaydı  gülüşüm. Saçları  yüzüne, gözüne  dökülseydi. Yüzünden  saysaydım  acılarını. Düşlerinde  ses  olmasaydı. Sesim  karga  sürüleri  gibi  dalmasaydı  uykusunun  güzelliğine.&lt;br /&gt;                       Aklımız  esseydi  bazen. Uzansaydık  terasın  sıcağı  yemiş  betonuna, yıldızlara  dalsaydık. Sonra  bir  korna  sesi  duysaydım, bir  motor  tıkırtısı…Ellerinden  tutup  kaldırsaydım. Markasını, modelini, rengini  tahmin  etseydim  gözlerine  bakarak,  ama  bir  solukta, çabucak. Sonra  bir  koşu  gidip  baksaydık  aşağıya. Bilseydim,  gururlansaydım. Bazen  de  olur  ya,  tutturamasaydım, utansaydım,  şaşalasaydım. O,  gülüverip  yüzümü  avuçlasaydı.&lt;br /&gt;                       Yani  ki  sağır  olsaydı. Ses  bilmez, meram  anlamaz  olsaydı. Yarama  denk  düşseydi  yarası. Kanadı  kırık  kuş  gibiydi  Taksit,  şu  avuç  kadar  kahvehane  köşelerinde. Yani  ki  “ hayeller  gerçek  olmaz”  dediydi  ben  küçükken  babam,&lt;br /&gt;                        “Amma  hayel,  golu  ganadıdır  insancığın”&lt;br /&gt;                        Hayaller  gerçek  olsaydı,  ağzı  örümcek  yuvasına  dönmüş  emlakçı  yılışmazdı  kıs  kıs  gülerek:&lt;br /&gt;                         “Lan  oğlum  Taksit! Seninkini  görmüşler  geçen,  kolunda  filinta  gibi  bir  oğlan,  tatlı  dillimi  söylüyormuş,  duydun  mu?”&lt;br /&gt;                         Yani  ki  konuşmak  gerekti  gecenin  bir  vakti  rakı  yudumlarken. Bir  can  yoldaşı,  bir  sıcak  nefes  gerekti. Hayaller  gerçek  olmazdı  ya,  hayal  fakirin  ekmeği…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                         MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;                                                                                                              Agora  Dergisi-2004&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-7372195431674153328?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/7372195431674153328/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=7372195431674153328' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/7372195431674153328'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/7372195431674153328'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2010/10/taksit.html' title='TAKSİT'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-2786998332822364767</id><published>2010-04-30T17:26:00.002-05:00</published><updated>2010-04-30T17:28:24.598-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ANI'/><title type='text'>KARANLIK  KARANLIK  KARANLIK</title><content type='html'>“Hepinizi  sevgiyle  kucaklarım”  diyor  vali.&lt;br /&gt; “Sevgili  öğretmenlerim,  sevgili  öğrencilerim,  sevgili  milletim,  hepinizi  hürmetle  kucaklarım!”&lt;br /&gt; Kendisini  merkeze  çeken  bakanın  elinden  tutarak  yapıyor  konuşmasını. Gider  ayak  tarihi  ve  milli  bir  görevi  yerine  getirmenin  kıvancıyla  ve  astığı  astık,  kestiği  kestik  konumunu  kaybetmenin  gizlemeye  çalıştığı  hıncıyla  sürdürüyor  tümcelerini. Ermeni  katliamını  dünyaya  duyurmak  için  göğe  yükseltilen  soykırım  anıtının  açılışında  bulunmak  onun  Iğdır’daki  son  görevi.&lt;br /&gt; “Hepinizi  sevgiyle  kucaklarım!”&lt;br /&gt; Bu  kucaklamaktan  yorulmayan  sevgi  dolu (!)  devlet  adamı,  bir  süre  öncesine  kadar  başta  öğretmenler  olmak  üzere  tüm  memurların  korkulu  rüyasıydı  oysa.  Öğretmenevinde,  kahvehanelerde,  çarşıda – pazarda, çay  bahçelerinde  yakaladığı  memurlara  gözünün  üzerinde  kaşın  var  yaklaşımıyla  hakaretler  yağdıran,  işi  tartaklamaya  kadar  götüren  bir  vatan  sever (!)&lt;br /&gt; Denetlemeye  gittiği  okullarda  sınıflara  yakışıksız  tavırlarla  giren,  öğrencilerin  gözü  önünde  öğretmenlere  hakaretler  yağdıran  bir  sevgi  adamı (!)&lt;br /&gt; “Hepinizi  sevgiyle  kucaklarım!”&lt;br /&gt; Yakan  bir  güneş  ve  serin  bir  rüzgar… Tören  alanına  sürü  sürü  götürülen  öğrencilerin  çoğu  yere  çökmüş. Hoparlörden  yayılan  akıncı  türkülerinin,  kahramanlık  şiirlerinin  gürültüsünden  ağlaşan  öğrencilerin  sesi  duyulmuyor.&lt;br /&gt;  Boylu  boyunca,  gökyüzüne  krom  bir  çığlık  gibi  yükselen  Ağrı  Dağı’na  kadar  uzanan  çıplak  bir  arazi  ve  ortasına  iliştirilmiş  devasa  bir  anıt. Soykırımın  anısına  dikilen  beş  keskin  kılıç…  &lt;br /&gt; Katliamlarda  ölen  insanların  anısına  yükselen  bu  yapı,  kucaklayan  zihniyetin  bir  ürünüydü  aslında. Dünyaya  haklılığını,  Erivan’dan  bile  görünen  beş  heybetli  kılıçla  duyurmaya  çalışan  sayrılı  bir  anlayış!..   &lt;br /&gt; Askerlik  görevimi  öğretmen  olarak  yerine  getirmek  için  bulunduğum  Iğdır’da  böylesine  çarpık  bir  barış  anlayışının  parçası  olmuştum  ne  yazık  ki…&lt;br /&gt; Gençliğin  sınır  tanımaz  coşkusuyla  sarıldığım  idealist  ve  çağdaş  düşler… İnsan  odaklı,  sevgiyle  yoğrulmuş  hayat  felsefesi  (oysa  gerçek  dünya  ne  kadar  başka)… Faşizmin  ve  yobaz  ideolojilerin  mutlak  egemenliği… İnce  hesaplarla   kurgulanan,  çıkar  ilişkileriyle  belirlenen  sistem… Kendinden  başkasını  yok  sayan  yozlaşmış  bir  vicdan  mekanizması…&lt;br /&gt; Kalbimde,  her  şeye  rağmen  hâlâ  soluk  alıp  vermeye  devam  eden  hayata  ve  umuda  dair  düşler,  üniversite  yıllarımdaki  coşkunluğundan  ne  kadar  uzak! Köy  Enstitü’lerini  kapatan,  Enstitü  mezunlarını  yıllarca  baskı  altında  yaşamaya  mahkum  eden  anlayışın  zaferi  mi  bu  durum? Mahmut  Makal’ın  kitaplarını  okurken  yenileniyor  sevincim. İdealist  insanın  karanlıkla  giriştiği  savaşı  coşkuyla  selamlıyorum  (sevgiyle  kucaklamaktan  daha  iyidir  sanırım). O  aydınlık  ruhu  çevremde  görmek  ve  içimde  duyumsamak  için  didinip  duruyorum  kendimce, ama  karanlık  hâlâ   köşe  başlarını  tutmanın  erinciyle  karşımıza  çıkıyor.&lt;br /&gt; Gelecek  nesilleri   sürgit  kaybettiğimiz  bir  yapboz  tahtasına  dönüşüyor  Eğitim sistemi. Olumsuzluklar,  trajikomik  anılar  gerçeğini  bir  bir  ışığa  tutuyor. Gülmekle  ağlamak  arası  bir  anımsama  nöbetiyle  şaşalıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Okulların  kapalı  olduğu  bir  gün  sevk  almak  için  Milli  Eğitim  Müdürlüğü’ne  gidiyorum (bu  kez  başka  bir  şehir). Hükümet  konağının  girişine  kapı  biçiminde  bir  cihaz  konulmuş  güvenlik  nedeniyle. Demir  aksamı  algılayıp  öterek  görevlileri  uyaran  bir  cihaz. Hastayım,  bedenimde  ağır  bir  külçe  var  sanki,  zor  yürüyorum. Ateşim  yükseldiği  için  yüzüm   kıpkırmızı. Girişe  gelince  duraksıyor,  üzerimdeki  metal  eşyaları  çıkarmaya  niyetleniyorum,  ama  cihaz  sürekli  ötüyor. Elini  kolunu  sallayan  girip  çıkıyor  binaya. Ortada  görevli  hiç  kimse  yok. Ben  de  geçiyorum  cihazın  içinden. Ötüyor. Tehlike  olasılığının  lüzumsuz  dillenişi  bu  çığlık…&lt;br /&gt; Sevkimi  yazdırıp  şube  müdürünün  odasına  gidiyorum, ama  kimse  yok. Koridordaki  bir  kanapeye  ilişip  bekliyorum. Bekliyorum. Yarım  saat  geçiyor,  saat  on  bir  oluyor. Üşümeyle  yanma  arası  bir  duyguyla  ürperiyor  bedenim. Oturduğum  yerde  gözlerim  kapanıyor. Dayanamayıp  başka  bir  milli  görevle  yükümlü   diğer  şube  müdürünün  çalıyorum  kapısını. Durumu  anlatıyorum,  rica  ediyorum, ama  anlamıyor. İmzalamamakta  direniyor  sevki. Boş  boş  etrafa  bakan,  konuşmakta  zorlanıyormuş  gibi  donuk,  ebleh  bir  ifadeyle  hep  gecikmeli  olarak  yanıt  veren  bir  adam. Artık  dermanım  kalmıyor,  tam  dönüp  odadan  çıkacakken  dine – imana  geliyor  müdürün  ebleh  suratı. Bu  seferlik,  ama  yalnızca  bir  defaya  mahsus  olmak  üzere  imzalayacağını  söylüyor.&lt;br /&gt; Sevki  alıp  masanın  üzerine  koyuyor,  donuk  donuk  bakıyor  sonra (hareketleri  de  gecikmeli). Kalemi  alıp  tam  imzalayacağı  sırada  birden   bir  gümbürtü  kopuyor  dışarıda. Bizimki  imzayı  unutup  durumu  anlamaya  çalışıyor. Bu  çabası  da  çok  ilginç,  odanın  tavanına  bakıyor,  kafasını  sağa  sola  küçük  küçük  çevirerek. Kulakları,  yalnızca  duyarak  olaylara  anlam  verebilirmiş  gibi  kıpraşıyor. Sonra  nasıl  oluyorsa,  pencereden  dışarıya  bakmak  geliyor  aklına. Yavaşça  kalkıyor  (bedenen  benden  daha  dinç  göründüğüne  yemin  bile  edebilirim). Ağır  ağır  gidip  pencereye  doğru  yürüyor. Benim  sevk  hâlâ  masanın  üzeride. Dışarıda  biraz  önce  yaşanan  kazayı  izliyor  uzun  uzun. Bekliyorum,  bekledikçe  hastalığın  da  etkisiyle  psikolojim  bozuluyor. Bekledikçe  “beni  unuttu!”  diyorum  kendi  kendime. Belleği  iflas  etti  ve  “beni  unuttu!”. Artık  zamanı  kavrayamıyorum. Ayakta  durduğum  için  gücüm  tükeniyor.&lt;br /&gt; Yaşanan  olayı  güç  bela  kavrayıp  hayatı  geri  anımsıyor  derken. Dönüp  yavaş  yavaş  adımlayarak  masaya  oturuyor. Kalemi  eline  alıp  şöyle  bir  toparlıyor  kendini  ve  imzalıyor. Derin  bir  soluk  alıyorum. Sonra  kaşeyi  alıyor  eline. İçinden  “bismillah !”  deyip  (bana  öyleymiş  gibi  geliyor)  tam  kaşeyi  basacakken  mekanizma  birden  dağılıveriyor. Gözlerimin  önünde  gerçekleşiyor  bu  olay. İnanamıyorum. Alet  avuçlarının  içinde  bin  bir  parça!.. Ateşimin  yükseldiğini  duyumsuyorum  o  an. Kendime  mi  suç  bulsam,  adamı   mı  suçlasam  bilemiyorum,  çünkü  çevremde  sakarlığımla  ün  salmış  bir  kişiyim. Olumsuz  enerji  mi  denir  buna,  çaresiz  enerji  mi ?  Adlandıramıyorum  bir  türlü. &lt;br /&gt; Yoğun  düşüncelerle  didişip  durduğum,  sakarlık  krizlerine  tutulduğum  anlarda  etrafımdaki  eşyaların  kendi  kendine  devrilip  yere  düştüğüne  birçok kez  tanık  olmuştum  çünkü. Düşündükçe  adama  yönelttiğim  kötü  duygular  biraz  azalıyor.&lt;br /&gt; Yine  kestiremediğim  bir  süre  kaşeyi  toparlamaya  çalışıyor  adamcağız. En  sonunda  pes  edip  duvardaki  düğmeye  basıyor. Bir  süre  sonra  mavi  önlüklü,  tez  canlı  olduğu  beden  hareketlerinden  anlaşılan  genç  bir  müstahdem  hazır  ol  vaziyetinde  dikiliyor  karşısında. Kaşeyi  alıp  “hop!”,  kaşla  göz  arasında  onarıyor  ve  basıveriyor  sevke. Ne  yapacağımı  bilemiyorum  bir  an. Sevki  alıp  gitmem  gerektiğini  şube  müdürümüz  anımsatıyor.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; Ey  koca  eğitim  camiamız! Ey  insanlığı  çözemeden  insan  üzerine  eğilen  güdümlü  kalabalık!... Bir  zamanlar  köyün,  okulun,  kasabanın  her  şeyiydi  eğitim  neferleri. Hasan  Ali  Yücel’i,  İsmail  Hakkı  Tonguç’u  özlemle  anmak, kararmış  yüreklerimizi  avutmaya  yeter  mi?&lt;br /&gt; Köyün  marangozu,  demircisi,  taş  işçisi, ziraatçisi, fırıncısı,  hasta  bakıcısı… Köylünün  yoldaşı  olan  Enstitü  mezunları,  beni  öğretmenliğimden  utandırmak  için  hâlâ  &lt;br /&gt;sıcacık,  hâlâ  özveriyle  gülümsüyorsunuz  zamanın  gerisinden.&lt;br /&gt; Beden  dersi  diye  üzerindeki  önlükle  yere  yatırılan  köy  çocuğunun  üzerine  ayağıyla  basan  öğretmen  değil mi  sizin  aydınlığınıza  çamur  atan  zihniyet? Gözlerimizin  içine  baka  baka  çağdaş  her  öğretmeni  “beynamaz “  olarak  nitelendiren  takkeli  beyinler  değil  mi?  Sevgiyle  kucaklanmayı (!)  reddettiğimiz  için  sürgünlere  gönderilmedik  mi  yıllar  yılı?&lt;br /&gt;       Ey  büyük  üstad,  babacan  Tonguç,  beni  dört  çeker  araçlarla  sefer  eden  takım elbiselilerin  ulaşmadığı,  kirlenmemiş  bir  köye  gönder. Yeniden  başlamak  zamanıdır. Cumhuriyetin  taze  heyecanıyla  yeniden  buluşmak  adına  kafası  traşlı  köy  çocuklarını  çağır. Yeniden  dirilsin  Enstitü  ruhu!&lt;br /&gt; Zaman  çılgınca  dönüp  duruyor  zihnimde. Yedi  yıl  önce  aldığım  ilk  ödülün  kıvancını  duyumsuyorum  yeniden. İşte,  yüreğimde  kıpır  kıpır  kuş  kanatları… İçimdeki  bozkırlar  şiire  kesiyor. Heyecanlıyız,  izin  alıp  ödül  törenine  gideceğiz   eşimle  birlikte. Kezo,  müdürüyle  konuşmaya  gidiyor. Kentin  en  büyük  okulunun  biricik  müdürü. Adam  benim  şiir  yazdığımı  duyunca  şaşırıyor,  kendince  merak  ediyor  yaşanılan  çağa  uymayan  bu  uğraşının  içeriğini  ve  derken,  eğitimin  yaralı  yüzünü  gösteren, geçmişi  özlemle  anmamıza  yol  açan  ve  ağlarız  gülünecek  halimize  ikilemiyle  bizi  umutsuzluğa  sürükleyen  şu  soruyu  yöneltiyor  Kezo’ya:&lt;br /&gt; “Hoca’nım,  eşiniz  şiirleri  gafasından  mı  yazıyor?”…    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                   MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                        2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-2786998332822364767?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/2786998332822364767/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=2786998332822364767' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/2786998332822364767'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/2786998332822364767'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2010/04/karanlik-karanlik-karanlik.html' title='KARANLIK  KARANLIK  KARANLIK'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-323464882529619047</id><published>2010-03-09T13:25:00.001-06:00</published><updated>2010-03-09T13:30:48.448-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>İNTİHAR</title><content type='html'>Kaan  İNCE  için...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;           &lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;  adımı  biliyorsun,&lt;br /&gt;  akıbetimi  çağıldıyor  yüzümdeki  epitaph&lt;br /&gt;  ve  işlevsiz  bir  külçe  gibi  düşüyor&lt;br /&gt;  sesimdeki  mağlup  macera,&lt;br /&gt;                                                                     yokluğa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  yan yanayız  ve  ölümlüyüz,&lt;br /&gt;  yarını  ne  kadar  yontabiliriz&lt;br /&gt;  kumdan  ve  dağınık  parmaklarımızla?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  bulanık  ırmaklara  benzer  bir  yanımız  var,&lt;br /&gt;  denizi  ağulayan  bir  şahmaran&lt;br /&gt;  yahut  uzantıları  gibiyiz  &lt;br /&gt;  hayat  denen  sürüngenin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  diz  dizeyiz  ve  yalnızız,&lt;br /&gt;  ağzı,  uzayın  sancısına  açılan  &lt;br /&gt;  kuyular  gibi  yankımıza  gömülüyoruz,&lt;br /&gt;  dökülüyoruz  azaplı  yağmurlara  karışıp&lt;br /&gt;  betonun  göğe  yumruk  sallayan  krallığına&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  acımı  biliyorsun,&lt;br /&gt;  zamanı  uğulduyor  etimdeki  serap&lt;br /&gt;  ve  kaygısız  uçurtmalar  gibi  salınıyor&lt;br /&gt;  içimdeki  esrik  çocuk,  boşluğa,&lt;br /&gt;                                                                            sonsuza…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                           MURATHAN ÇARBOĞA  &lt;br /&gt;                                                                                                         ( 2002)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-323464882529619047?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/323464882529619047/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=323464882529619047' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/323464882529619047'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/323464882529619047'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2010/03/intihar.html' title='İNTİHAR'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-5058554385087729340</id><published>2010-02-19T17:30:00.001-06:00</published><updated>2010-02-19T17:32:19.098-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GÜNCEL'/><title type='text'>YAZMASAN  OLMA  MI?</title><content type='html'>Nicedir  yazmıyordum. Yitip  gitmiş,  inancını  kaybetmiş  bir  martıydı  da  yüreğim, uzaklardan  denizi  düşlüyordu  yalnızca. Susarak  var  olmak  ne  kadar  mümkün  bilmiyorum? Konuşmayı  beceremediğimden  olsa  gerek, yazı  denen  bir  belaya  bulaştık  işte. Hayatla  uzlaşmak  için  sarılmıştım  sözcüklere. Kirpi  saçlı, kara  bir  çocukken  aramaya  başladığım  huzuru  bulurum  sanmıştım. Şiir  sarmıştım  kanayan  yerlerime. Daha  da  acıdı  her  şey,  daha  da  acıdı. Yazarak  değiştirebilir  misin  dünyayı?  Sorumlulukların,  mecburiyetlerin  kuşatıcı  yılışıklığını  aşabilir  misin? Olmadı. Olmadı. İçimde, karanlığımda  bekleşen  sözcükleri  gün  ışığına  çıkarsam  ne  yazar? Her  insan  ayrı  bir  dünyaydı  nihayetinde. Yoktu  bir  farkım. Hayatı  çekip  çevirebilmek  gerekiyordu  her  şeyden  önce:  hayatı,  aşkı,  sorumlulukları… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            Gaflet  içinde yaşamanın  acizliği,  ölü  doğmuş  bir  hayal  aleminde  kaybolmak,  şiirin  yalan  ülkesine  aldanmak… Kimin  umrunda?  Susunca  ardında  derin bir  boşluk  bırakan  bir  söylem  yaratmadan  yazmaya  devam  etmek  ne  kadar  doğru? Yazmasam  kimin  kalbi  eksilecek?  Yazanın  bu  kadar  bol,  okuyanın ise  bu  kadar  az  olduğu  bu  boktan  ülkede  seslenecek  kim  var?  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                            MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-5058554385087729340?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/5058554385087729340/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=5058554385087729340' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/5058554385087729340'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/5058554385087729340'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2010/02/yazmasan-olma-mi.html' title='YAZMASAN  OLMA  MI?'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-3768994938423369164</id><published>2009-12-25T13:10:00.006-06:00</published><updated>2009-12-25T13:28:53.207-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>DESPARECİDOS</title><content type='html'>“yürüyorlar alana doğru&lt;br /&gt;                                                   binlerce beyaz başörtülü kadın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                   ve binlerce yitik fotoğrafı&lt;br /&gt;                                                   genç yaşlı kız erkek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                   binlerce desparecidos.&lt;br /&gt;                                                            ………&lt;br /&gt;                                                   geri istiyoruz onları&lt;br /&gt;                                                   geri istiyoruz onları”&lt;br /&gt;                                                           &lt;strong&gt;Behçet  AYSAN     &lt;/strong&gt;   &lt;br /&gt;                                                    (Beyaz Başörtülü Kadın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;suya küstü kalbim. yokluğa yürüyen köklerimde tuz yaraları, kumun&lt;br /&gt;kemiren açlığı dallarımda… kuşlar terk etti ölümün kokusunu, dağıldı&lt;br /&gt;karıncalar. rüzgârın toynaklarında ufalanıyor bedenim, bozkırın türküsü&lt;br /&gt;yankılanıyor çatlayan damarlarımda. yalnızlık, gölgemin ardından bir &lt;br /&gt;tas kül döküyor, ışığın cinneti saplanıyor yarılan toprağa, sular çekiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çocukluğumu var eden bahçe, dalgalanan ağaçlarda kuyruğu titreyen&lt;br /&gt;kuş, akşamın eve çağıran meleği, annemin rüzgârı evcilleştiren sesi,&lt;br /&gt;nehirlerin sevdasını anlatın bana, suya düşen yaprağın ele avuca sığmaz&lt;br /&gt;sevincini. sabah olmuş da patlamış olsun tomurcuk, portakal ağaçlarından&lt;br /&gt;damlasın çocuklar, kapanlara düş serpiştirilsin kuşlar için yeniden, aşkla…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;adak ağacına bağlanan kanlı bez, gökyüzüne ağız açan yağmur duâları…&lt;br /&gt;denize yürüyen sokaklarda dinlerdim huzuru. ağustosböcekleri ve yorgun&lt;br /&gt;rüzgâr, zakkumların tozlu hışırtısı… martı kahkahaları, ok gibi saplanan…&lt;br /&gt;şimdi, çok uzak bir hayâl masumiyet, kum fırtınalarıyla silindi göğe&lt;br /&gt;yazılmış patikalar, gölgelerin sadık yalnızlığından tutuştu büyük isyân. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ateşin arsız marşlarıyla yürüyorlar yenilmişliğime, uluyan cinnetin kara&lt;br /&gt;cüppeleriyle… tavaf edilen şeytan gölgeler yaratıyor, ölü dillerden &lt;br /&gt;devşiriliyor küfrân. geceyi taşlıyorlar sabahın korkusuyla, tenekeler&lt;br /&gt;yalnızlığıma çalınıyor. hangi kapıya varsam çocuk çığlıkları ve kara&lt;br /&gt;muskalardan firari duâlar. secde edilen bir tanrıymış meğer yangınlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;And Dağları’nda uçuşan bir desparecidos kalbim, okyanus kokusuyla&lt;br /&gt;ve vedâ… sırt sırta haykıran analar bilir ki, uçmak özgürlüktür, kartalın&lt;br /&gt;gözünde beliren kamaşma, karlı dorukların direniş yumruğu… ateşe&lt;br /&gt;atılan bir avuç gül yaprağı kalbim, serin bahçelerin kokusuyla ve vedâ…&lt;br /&gt;yeni denizler yaratsın şiirim, kaybın ağıtı söylensin çırpınan suya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;analar yürüyor kol kola, şiire kardeş hüzünler ve çocuklar, ateşin kiniyle&lt;br /&gt;yaşlanmış… Aysan/mak için karanlığa tırmanan ışığı, şarkılarla yürüyorlar&lt;br /&gt;Sivas’a. ellerinde şiir çıngılları, su kokusu saçlarında ve okyanusların &lt;br /&gt;ötesinden haykırıyorlar inancı: “geri istiyoruz onları”, onları geri istiyoruz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                           MURATHAN ÇARBOĞA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Desparecidos: Arjantin’de kayıplara verilen ad.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-3768994938423369164?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/3768994938423369164/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=3768994938423369164' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/3768994938423369164'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/3768994938423369164'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2009/12/yuruyorlar-alana-dogru-binlerce-beyaz.html' title='DESPARECİDOS'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-2181296461706254061</id><published>2009-10-20T13:17:00.001-05:00</published><updated>2009-10-20T13:19:32.962-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>LÂL  SERENAD</title><content type='html'>pencerede  yemlenen  mevsim,&lt;br /&gt;                        uçup  gitti  çığlık  çığlığa.&lt;br /&gt;                        portakal  ağaçlarından  damlayan&lt;br /&gt;                        çiy  taneleri  çiçeğe  durdu.&lt;br /&gt;                        omzuma  kondu  alacalı  şiir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        senin  için  bir  deniz  düşledim,&lt;br /&gt;                        yılkıya  vurulmuş bir  kayık,&lt;br /&gt;                        kıyıya  itilmiş  rüzgarsız  bir  ada.&lt;br /&gt;                        senin  için  tuz  biriktirdim  kederden,&lt;br /&gt;                        sokaklardan  sevinç  çingilleri  kopardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        çocukluğun  rüzgarlı  ceviz  ağaçlarından&lt;br /&gt;                        deniz  kokan  yağmurlar  çağırdım  yine.&lt;br /&gt;                        senin  için  bir  bahçe  aradım  tüm  şehirde,&lt;br /&gt;                        çağla  taşlayan  çocuklar  ve  kaygısız  kuşlar,&lt;br /&gt;                        avluda  ikindi  olan  kımıl  kımıl  yaşlı  kadınlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        gökten  düşen  elmaların  çürük  yanından&lt;br /&gt;                        kopardım  şiirin  umutsuz  kahkahasını.&lt;br /&gt;                        imbata  kapıldı  kalbim  denizin  uzağında&lt;br /&gt;                        ve  duydum  deniz  fenerlerinin  yalnızlığını.&lt;br /&gt;                        senin  için  su  serptim  pullanan  sabahlara…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        saçlarında  yuvalanan  rüzgardan  anladım&lt;br /&gt;                        ve  uçsuz  kokundan…denizin  çocuğusun  sen!&lt;br /&gt;                        içimde  yeşeren  çöl, senin  nefesinden… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                       MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;                                                                  (Sincan İstasyonu-Ekim  2009)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-2181296461706254061?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/2181296461706254061/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=2181296461706254061' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/2181296461706254061'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/2181296461706254061'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2009/10/lal-serenad.html' title='LÂL  SERENAD'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-8928853336765664254</id><published>2009-06-27T17:20:00.002-05:00</published><updated>2009-06-27T17:26:18.707-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>VEDA KOPSUN</title><content type='html'>“Ve ayrılık kapı tokmaklarında tünüyor üşüyerek ve saatlerin&lt;br /&gt;                                                         içinde sırıtarak tik tak edip duruyor. Oysa bizler sanki&lt;br /&gt;                                                         önümüzde yaşayacağımız sonsuz zaman varmış gibi&lt;br /&gt;                                                         gülümsüyoruz, oysa veda, oysa vedalar içimizde hazır bekliyor.”&lt;br /&gt;                                                                                                                         Wolfgang BORCHERT&lt;br /&gt;                                                                                                                   “Çatılar Üzerinde Konuşma”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        VEDÂ KOPSUN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;metalin nabzından ürken kuşlar&lt;br /&gt;çekiyor anlamın sesini. parçalanmış&lt;br /&gt;gülden avuçlanıp tazelik sürülüyor&lt;br /&gt;ölü çocuk gözlerine. açıklanamadı&lt;br /&gt;hâlâ kalbin cehennem ustalığı ve parmak&lt;br /&gt;uçlarından damlayan yeni yetme ruhlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;vedânın pimi çekildi. gözlerinden vurulan&lt;br /&gt;bir kadın kapanıyor açlığı çığrışan yalnızlığa..&lt;br /&gt;gövdenin şaşkın bükülüşü ve cümleye&lt;br /&gt;dökülememiş endişeler, usul usul seyriyen enkaz.&lt;br /&gt;kan döken memelere ağız açan dehşet&lt;br /&gt;ve ışığın toplanırken çıkardığı nefes…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;acı sana kaldı. deşilmiş masumiyet ve çocuğun&lt;br /&gt;hayata bıraktığı cansız sevinç…şiire sırnaşan tarih,&lt;br /&gt;yazının dağınık gevezeliğinden firari eskizler…&lt;br /&gt;acı sana kaldı. ölü şehirlerde açmış süt kokulu eller&lt;br /&gt;ve betonun ve demirin düşler üzerine kükreyerek&lt;br /&gt;yıkılışı…etlenen sessizlik, hiçliğe saplanan ağrı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;zamana inanmak için kalbini dinliyorsun. beyninde&lt;br /&gt;devinen paslı sarkaç sürgit salınıyor. unutamıyorsun.&lt;br /&gt;toprağın altında çıtırdayan kuş telekleri, kim bilir&lt;br /&gt;hangi ânın sindiremediği inlemeler, çıngırakların&lt;br /&gt;boğuk neşesi ve koparılmış gülüşlerden kırmızı&lt;br /&gt;palyaço burunları, yığıldığı yerde vurulmuş çalı süpürgeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;acı sana kaldı. küle kesen bahçelerden geçecek&lt;br /&gt;mevsim. is kokan gelincik, rengini kansız&lt;br /&gt;bulamayan göz, evren dolusu gülümsemenin&lt;br /&gt;imkansızlığı… aşkın dar mantığına sığamayacaksın.&lt;br /&gt;doğduğun anda kulağına fısıldanmış ifrit. iblise müttefik&lt;br /&gt;günler çatılmış, acıyasın diye sütten kesilmiş açlığın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;vedâ kopsun içinde, düşündükçe şakağına dayansın şiir.&lt;br /&gt;yüreğinde açılan o kokuşmuş mezara devrilsin iç güdülerinin&lt;br /&gt;hırıltısı.vahşet hiç dinmeyecek, teker teker söndürülecek iki göz&lt;br /&gt;odaların ışığı, vedâ hiç bitmeyecek, susmayacak çocukları âhı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                               MURATHAN ÇARBOĞA&lt;br /&gt;                                 (Hayat Hiçbir Zaman Yetmeyecek Şiire)&lt;br /&gt;                                                             2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-8928853336765664254?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/8928853336765664254/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=8928853336765664254' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/8928853336765664254'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/8928853336765664254'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2009/06/veda-kopsun.html' title='VEDA KOPSUN'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-7406148564357751436</id><published>2009-02-17T07:23:00.003-06:00</published><updated>2009-02-17T07:37:58.056-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>GÖÇ  ÇIĞLIKLARI</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;“Filistin…Filistin…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uçurumlara zamanı anımsatan bir sarkaç bedenim. öğrendim, ihanetin&lt;br /&gt;leşiyle yaşar her insan. “göç!” çığlıklarıyla çırpınan kuşları harflerimle &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;yemleyin, tutulan güneşe karşı yakın kalbimi. kırılan kollarımla&lt;br /&gt;yakalayamam ufku, gölgemi taşıyamam uzağa. ardımdan bakakalan&lt;br /&gt;çocuk, nasıl sırtlar düşleri, kahkaha kuşlarını ve bahçelerin rengini?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;su koşuyor, ağaçlar yaprak uçuruyor telâşla, sürüngenler çizgiliyor&lt;br /&gt;vedânın izini, şehvetle yazgıya uluyor köpekler. yağmuru kovalayan&lt;br /&gt;atlar da gitti, mekân sustu, gökyüzü çatladı uğunarak. tuz yalnızlığı&lt;br /&gt;kaldı kucağımda, ırmak iskeletleri ve ışığı kemiren veba iniltisi…&lt;br /&gt;eşikte dalgalanan annemin hayâli duruyor oysa, hâlâ yeşeriyor sesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;renkleri de ekleyin rüzgâra, ufalayın toprağı, yayılsın dört bir yana&lt;br /&gt;kumun kımıltılı tanrısı. loş sözcükler kalsın bana, ruha yapışan&lt;br /&gt;yas iklimi doğurur şiirlerimi. Araf’ta kaybolmuş çocukların sesiyle&lt;br /&gt;çağırsınlar sevinci. fırtınalar oğul versin karanlığımda, saçlarımda kanasın&lt;br /&gt;cehennem çiçekleri, deccâl’ın askerleri can versin uçsuz korkuya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“göç!” çığlıklarıyla güneşe tırmanıyor karıncalar, kül yağıyor manzaraya.&lt;br /&gt;avcuma tutuşturuluyor adak saçlarım, sırtım sıvazlanıyor toprak kokusuyla. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;ölü uçurtmalardan çatıyorlar giyineceğim çarmıhı, meşaleler ekiyorlar yollara.&lt;br /&gt;”git!” diyorlar hırsla, “ölecek bir mağara bulursun elbet,&lt;br /&gt;git yazgına !”. şiirin sonsuz kudreti kalbimde atıyor, biliyorlar, biliyorlar!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;biliyorlar kanatılan anaların cellat doğurduğunu, darağaçlarında sallanan&lt;br /&gt;ölülerle yakalıyorlar zamanı, ölülerle kutsuyorlar yitiklerin ruhunu.&lt;br /&gt;ellerinde sallanan ateşin tasması anılarını dağlıyor, yanmış çığlıkların&lt;br /&gt;yankısı açıyor yüzlerinde, görmüyorlar… “göç!” şarkıları saplıyorlar&lt;br /&gt;çocukların kara bakışlarına, yıldızların küfrü çiselerken toprağa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;boşluğa, her hamlede boşluğa açılıyor sarkaç. mekânım kalıyor geride,&lt;br /&gt;sevgili yurdum… hasret söylenceleri boy atıyor yanı başımda, kuyruğu&lt;br /&gt;tenekeli kedilere benziyor çocuklar. dönüp acıyı taşlayacak gücüm yok.&lt;br /&gt;bacaklarıma tırmanan toprak fısıldıyor oysa: “intifada! yeniden, intifada!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;MURATHAN ÇARBOĞA&lt;br /&gt;(Hayata Manifesto)&lt;br /&gt;2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-7406148564357751436?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/7406148564357751436/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=7406148564357751436' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/7406148564357751436'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/7406148564357751436'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2009/02/goc-cigliklari.html' title='GÖÇ  ÇIĞLIKLARI'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-2127767262772486801</id><published>2009-02-15T13:06:00.002-06:00</published><updated>2009-02-15T13:13:28.101-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='MİZAH'/><title type='text'>SOSYAL CİNNET UZMANI VELİ ÖPER SORULARINIZI CEVAPLIYOR</title><content type='html'>“Gülümsemeyi unutmayalım diye…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;strong&gt;1-Ortam dinlemesinden şüpheleniyorum ne yapabilirim?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;Ortam inlemesi yönteminden başvurmanız da fayda var. Zulalı işportacılardan&lt;br /&gt;elde edeceğiniz al gülüm ver gülüm cdlerinden ya da internet ortamından tıklayacağınız sansür yememiş sitelerden yararlanabilirsiniz. Al takke ver külah filmlerini bağırta bağırta dinleyin. Bu arada da ne konuşuyorsanız konuşun. Filmler Alman işi olursa daha makbule geçer.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;strong&gt;2- Veli Bey, geçenlerde telefonda araba pazarlığı yapıyordum.Birden bire araya tanımadığım üçüncü bir ses girdi ve “ Abi bende o modelin avrupası var hem de paynırlı. Yarın emniyete gel, senin hatrın için bir güzellik yaparız.” dedi. Ne yapmalıyım?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;Arabayı unut ve yedek don gömlek al yanına canım.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;strong&gt;3- Veli Bey, evimde hatıra olaraktan sakladığım iki yüz elli gram C4, bir adet glok, efendime söyleyim, beş kalemde dinamit lokumu var. Bu teçhizatı nereye bırakabilirim? Müsait bir apartman önü ya da bildiğiniz bir çocuk parkı kenarı var mı acabağ?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;Beyefendi, ismi müsait bütün apartman önleri değerlendirildi. Size kırsal kesime yönelmenizi tavsiye ederim.Söğüt tarafları işin maneviyatına da uygun olur. İlk etepta C4’ten ve glok’tan kurtulup dinamit lokumlarını da kendi üzerinizde değerlendirebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;strong&gt;4- Veli Bey, bir süredir “van minıt! Van minıt!” nidalarıyla yerimde duramaz oldum. Mehter marşıyla, sordum sarı çiçeğe duyguları arasında bir gidip bir geliyor ve şilleyi yapıştırma iştahıyla dolup taşıyorum. Acep tüm bu haleti ruhiyenin sebebi ne ola?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;Efendim Davos dolaylarından yurdumuza meyillenen “sevsinsenler seni,heeyyyt” yüksek basıncının etkisi altında kalmışsınız. 85 dozluk perez ve sıtkı sıyrılmış moderatör yastığı öneririm. Üst üste koyup değerlendirirsiniz. Mesainizi aksatmadığınız takdirde 2015 yılında emekliliğe hak kazanırsınız.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;strong&gt;5- Veli Efendi, geçen akşam kocam, tam yemek yerkene, yaptığım karnı yarığı tuzlu, cacığı ise buzlu buldu ve suratımın tam ortasına beş puan verdi. Ne alaka?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;Hanfendiciğim, kocanız aklına karpuz kabuğu düşmüş eşek gibin yalan yalan yanaşınca, gecenin sürprizi olarak kolbastı oynamanız uygun düşecektir. Hatırlatmakta yarar var, montofon ineği bile sizden daha fazla süt parası almaya hak kazanmıştır. Ne&lt;br /&gt;alaka!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MURATHAN ÇARBOĞA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-2127767262772486801?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/2127767262772486801/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=2127767262772486801' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/2127767262772486801'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/2127767262772486801'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2009/02/sosyal-cinnet-uzmani-veli-oper.html' title='SOSYAL CİNNET UZMANI VELİ ÖPER SORULARINIZI CEVAPLIYOR'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-9187658166380740659</id><published>2009-02-08T13:48:00.001-06:00</published><updated>2009-02-08T13:50:42.379-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GÜNCEL'/><title type='text'>PANDALARI UNUTMADAN HAYATI ANIMSAMAK</title><content type='html'>Anımsamak acı verir kimi zaman. Anımsamak gerçeklerle yüzleşmektir. Hataları deneyime dönüştürmenin anahtarıdır oysa. Utancın, acının ve kötü niyetin değişmez refleksi ise unutmaktır. Unutmak en kolay kaçış yöntemidir.&lt;br /&gt;Bireyden başlayıp topluma doğru çoğalan belleksizlik, az gelişmiş ülkelerin en belirgin yaralarından biri olsa gerek. Kaosun ve sürgit değişen güncelin girdabında, görmekle unutmak arasındaki kısa mesafede, düşünmeye ve yorumlamaya zaman bulamıyor insanımız. Balık hafızası kaosun en sadık müttefiki oluyor.&lt;br /&gt;Habercilerin bile gündeme yetişmekte zorlandığı bir ortam, üst üste binen görüntüler, bir süre için duyulup yiten demeçler… Birey, televizyonların karşısında büyülenmiş bir şekilde kalıveriyor. Hız, karmaşa ve tükeniş… Çağımızın mutlak ideolojisi… Bireyin düşünen, yorumlayan ve çözüm yolları üretip eyleme dönüştüren insan yanı sistemin enstrümanları tarafından yok ediliyor. Kitaplar raflarda kalıveriyor, renkli ve bol resimli gazeteler tercih ediliyor, televizyon kanallarının çöp çatan programları ülke sorunlarının önüne geçiveriyor. Dizilerin ürettiği katil kahramanlar, sonradan görme zengin ağalar, holdingler etrafında dönenen mutlu hayatlar, ekran karşısında donup kalmış insanımızın sanal gerçeğine dönüşüveriyor. Yarışma programlarının yanık sesli ve acıların çocuğu delikanlıları, halayla hip hop arasında şaşalamış gençlerin hoplayarak zıplayarak beğendirmeye çalıştıkları dans figürleri, balık hafızalı bir toplumun anlık eğlenceleri olmaktan öteye geçemiyor.&lt;br /&gt;Anımsamak, hayata değer vermek adına anımsamak…Çocukluk anılarına dönmek gerekir her şeyden önce. Önyargıların, nefretin ve ince hesapların leşiyle kirlenmemiş çocuk, hayatı anladığı oranda belleğine kodlar yaşantıları. Çocukluk anılarını anımsarken adı konulmamış bir ezgi yayılmaz mı içinizde? Bir koku, bir rüzgar, tarifi mümkün olmayan bir tat duyumsamaz mısınız? İçimizde her şeye rağmen gülümseyen o çocuğu unutmayıp hayatı yeniden anımsamalı ve belleğimizi anılardan mahkum bırakmamalıyız. Hataları ve acıları deneyimin ve doğrunun kanıtları olarak saklamalı, güzel anları hayatı bir kez daha yeniden sevebilmek adına anımsamalıyız.&lt;br /&gt;Hayıflanmak, öfkelenmek, acımak ve unutmak… “Güngören’de bomba patlamış!” Gör ve unut… “Konya’da göçük altında çocuklar can vermiş!” Üzül ve unut… “Ormanlarımız yanmış, kül olmuş!” Vah vah de unut… “Bebeler arka arkaya daha gözlerini hayata açamadan ölüvermiş!” Cık cık de unut…&lt;br /&gt;Birkaç gün içinde göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşiyor bu olaylar ve daha sıcaklıklarını yitirmeden arşivin tozlu raflarına doğru yol alıyorlar.&lt;br /&gt;Anımsamak, insanlığın on binlerce yıllık gelişim refleksiyle anımsamak… Birkaç günce oğlumla yaşadığım bir olay geliyor aklıma. Bir akşam vakti arabadayız. Neon ışıkları altında ilerliyoruz usulca. Sessiz ve tenha bir akşam vakti… Babama dair belleğimde kalan anılar üşüşüyor belleğime. Hüzünleniyorum, ama mutlu bir hüzün bu. Oğlum arka koltukta oturuyor, daha yedi yaşında. Dikiz aynasından bakıp sesleniyorum.&lt;br /&gt;“Yıllar sonra, bu anı anımsayacaksın belki, mutlu olacaksın. Belki hüzünleneceksin biraz.” Oğlum hiç yanıt vermeden dinliyor. “Dedenle yaşadıklarımız aklıma geldi de hüzünlendim” diyorum. Yine ses yok. “Anılarına sahip çık” diyorum, “Çünkü hayatın anımsayan yüzü güzel” Bir süre susuyoruz, sonra “Baba… “ diyor oğlum.&lt;br /&gt;“Pandaların soyunun tükendiği doğru mu gerçekten?”&lt;br /&gt;Gülmekle ağlamak arası bir şaşkınlık geçiriyorum. “Evet” diyorum, “Soylarının tükenmemesi için gerekli çalışmaları yapmak gerek”&lt;br /&gt;Susuyoruz.&lt;br /&gt;En azından diyorum kendi kendime. Güncelin sorunlarına uzak kalmıyor. Umarım pandaları gelecekte de anımsar. Eh, pandalardan sıra gelirse beni de hatırlayıverir belki..&lt;br /&gt;Günceli yitirmemek ve geçmişi kaybetmemek adına anımsamak… Tüketim çağına karşı koymak için hızı, karmaşayı ve tükenişi kutsayan ideolojiyi içimizden uzaklaştırmalıyız. İçimizdeki zaman, hayata, inceliklere ve sevgiye fırsat tanımalı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MURATHAN ÇARBOĞA&lt;br /&gt;Ağustos 2008-ADANA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-9187658166380740659?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/9187658166380740659/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=9187658166380740659' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/9187658166380740659'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/9187658166380740659'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2009/02/pandalari-unutmadan-hayati-animsamak.html' title='PANDALARI UNUTMADAN HAYATI ANIMSAMAK'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-5349298341048725549</id><published>2009-02-08T13:44:00.000-06:00</published><updated>2009-02-08T13:47:19.770-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GÜNCEL'/><title type='text'>MAĞLUP İNSANCIĞIN YAZILAMAYAN ŞİİRİ</title><content type='html'>“Denize  bakmadan  yazdıkça,&lt;br /&gt;                                                                                  kaleminin  ucunun  titrediğini  duyuyor-&lt;br /&gt;                                                                                  deniz  fenerlerinin  yakıldığı  andır  bu.”&lt;br /&gt;                                                                                                                         YANNİS  RİTSOS&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                                                                          &lt;br /&gt;“AKP   kapatılmamıştır!”  diyor  Anayasa  Mahkemesi  Başkanı,  çenesini  yukarı  doğru  kaldırarak  sözcüklerden  önce  mimiklerini  olumsuzlaştırıyor  ve  plazmaların  karşısında  dikkat  kesilen  bıyıklar  uçuşuyor  havaya. Diğer  yandan  uygun  adım  bir  öfke  homurdanıyor  bir  yerlerde.  Ne  kadar  da  bana  uzak  diyorum  bu  olup  bitenler. Küçük  küçük  yaşayan  insancığa  ne  kadar  uzak!&lt;br /&gt;Adana  SSK Hastanesi’nin  bahçesinde  oturup  düşünüyorum  olup  bitenleri. Etrafta  kımıl  kımıl  bir  kalabalık. İşte  Ergenekon  rüyalarının,  cihat  naralarının,  ince  hesapların  ve  karanlık  senaryoların  figüranları… Ülkemin  güzel  kalpli  insanları… Her  biri  eciş bücüş, kavruk  ve  ürkek…  Acının  ve  ezilmişliğin  düşük  omuzlarıyla  dolanıyorlar  ortalıkta. Ağır  aksak  yürüyor  kimi,  kimi  kütür  kütür  öksürerek  adımlarını  şaşırıyor. Korkunun  sararttığı  bir  kadın  bağırıyor  bayılan  çocuğuna  “Ağla!  Ağla!”… Yürüyen  sandalyeye  tutunan  genç  bir  delikanlı, felçli  bedeninin  tüm  itirazlarına  rağmen  kalabalığın  içinde  ilerliyor. İnsanlara  çarptıkça  hınzır  hınzır  utangaç  utangaç  gülümsüyor. Bir  deri  bir  kemik  kalmış  çocuğunu  kucağına  yatıran  genç  bir  anne  aldığı  simiti  küçük  küçük  kopararak  yediriyor  yavrusuna. Çocuk  ağzında  büyüyen  lokmayı  çiğnerken  bakıp  gülümsemeye  çalışıyor  annesine, soluk  soluğa, kısık  bir  sesle  bir  şeyler  söylüyor.&lt;br /&gt;İlaç  raporu  almak  için  sabahın  köründe  kalkıp  kalkıp  geliyoruz  annemle. Yanımda  oturan  annem  yaşlı  dizlerini  ovuşturarak  mırıl  mırıl  dua  ediyor. Hastanenin  üçüncü  katında  ablam  yatıyor. Stresin  ve  sıkıntının  marazlarını  düzeltmeye  çalışıyor  genç  yaşında. Ben  tüm  bu  sıkıntıların  yanı  sıra  küçük  memurun  büyük  çıkmazlarında  kaybolup  gidiyorum.&lt;br /&gt;Tüm  bu  olumsuz  manzaraya  inat, Ritsos  geliyor  aklıma. Zihnimin  karanlık  dehlizlerinde  yankılanıyor  sesi: “ Şiire, aşka  ve ölüme  inanıyorum, diyor/  işte  bu  yüzden  ölümsüzlüğe  de  inanıyorum./ Bir  dize  yazıyorum,  dünyayı  yazıyorum; ben  varım;/  dünya  var.”&lt;br /&gt;Ritsos’un  büyük  düşü  bir  süre  geziniyor  damarlarımda. Annesinin  kucağında  kıpırtısız  yatan  bir  deri  bir  kemik  çocuk  usulca  gülümsüyor  yeniden  ve  sonra  yavaş  yavaş  kapanıyor  gözleri. Yanıma  oturan  yaşlı  bir  adam  kendi  kendine  söyleniyor. Sonra  dayanamayıp  benimle  paylaşıyor  derdini. “Emekliliğim  yok”  diyor, “daha  önce  geldiğim  doktoru  bulmadım. Dizlerim  tutmuyor,  çalışmazsam  ekmek  yok.Ne  yapayım  ben&lt;br /&gt;şimdi ?”&lt;br /&gt;            Şiire  inanmanın  mutsuzluğu  kaplıyor  içimi. Büyük  şairlerin  yalan  düşleriyle  zehirlenmiş  bir  varoş  kaçkını  olduğumu  fark ediyorum  birden  bire. Onlardan  el  alıp  da  yazmaya  çalıştığım  ütopya  insancığın  acılarına  çare  olmuyor. Gökyüzünü  seyreden  çocukların  küçük  bedenlerine  saplanıyor  kurşunlar. Kalplerini  şarapnel  parçaları  dağlıyor. Açlığın,  hastalığın  ve  imkansızlığın  ortasında  annelerine  gülümseyerek  ölüveriyor  bebeler. Şiirin  vaat  ettiği  dünya  böyle  olmamalı  diyor  içimdeki  şiir  çocuk. Bıyıklı  vaazlar,  apoletli  ikazlar  ve  takım  elbiseli  serbest  piyasa  diktatörleri… Bir  şekilde  bizim  dışımızda  oynanan  kanlı  ve  kirli  santranç  bu  insancıkların  kaderi  olmamalı!&lt;br /&gt;            Ahmet  Hamdi  Tanpınar  mırıldanıyor  derken  zamanın  gerisinden  “…insan  doğduğu  günden  itibaren  mağlıptur…”. Oysa,  nasıl  da  yanılıyor  büyük  üstat. Mağlubiyet  ancak  insancığa  dair. Cuntanın  And  Dağları’na  ve  okyanusa  attığı  gencecik  insanlar  mağlup. Bombaların  alevleriyle  dağlanan  masum  insanlar  mağlup. Ankara’nın  göbeğinde  kendini  asan  simitçi  çocuk  mağlup.  Çocuklarının  gözü  önünde  kafasına  kurşunu  sıkan  çaresiz  baba  mağlup. Üç  kuruşluk  imkansızlık  uğruna  bebesini  kaybeden  ana  mağlup. Faili  meçhuller  mağlup. Onuruyla  yerde  yatan  Hrant  Dink  mağlup. Şairin  fark  edilmeyen  tarihi  mağlup…&lt;br /&gt;“Auschwitz’ten  sonra  şiir olabilir mi?”  diye  sormuştu  Adorno. Bu  ikilem  hâlâ  geçerliliğini  sürdürüyor  sanırım. Sürgit  yaşanan  Auschwitz  sendromlarının  ardından  şiir  olabilir  mi? Olmuyor…Olmuyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                           &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                      MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;                                                                                                        Ağustos  2008-ADANA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-5349298341048725549?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/5349298341048725549/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=5349298341048725549' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/5349298341048725549'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/5349298341048725549'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2009/02/maglup-insancigin-yazilamayan-siiri.html' title='MAĞLUP İNSANCIĞIN YAZILAMAYAN ŞİİRİ'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-8309520771850403479</id><published>2009-01-23T14:41:00.002-06:00</published><updated>2009-01-23T14:49:21.923-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ÖYKÜLER'/><title type='text'>ÇAĞA  DÜŞMÜŞ  BİR  MASAL*</title><content type='html'>Çocuk, kalbiyle  bekler. Korkunun  ıslığıyla  havalanır  bir  kuş,  yapraklar  hınzır  hınzır  kıkırdar;  karınca,  başkaldıran  içgüdülerin  boşluğunda  kokuyu  yitirir. Uzak  sokaklarda  asfalta  fırlatılır  topaçlar, toprağa  düşen  zerdaliler  ürperir  özgürlüğün  ve  yitip  gitmenin  şaşkınlığı  içinde. Yazmasının  ucunu  ısıran  kadınlar  bakar  tahta  pencerelerden, demiri  paslanmış  küçük  balkonlardan  sofralar  silkelenir, otomobillerin  homurtusuna  inat, tıkır  tıkır  at  arabalarıyla  arkaik  dillerin  nidalarını  haykırır  çerçiler. Betonla  boğazlanmış  ağaçların  gövdelerinde  mantarlar  patlayıverir  usulca, ikindiye  su  serpilir  avuç  içi  kadar  avlularda, yüz çevrilmiş  tulumbaların  kıyısına  ilişen  yaşlı  kadınlar  namaz  sonrasının  mırıltılarıyla  boşluğu  dinler. Çocuk,  kalbiyle  bekler  günlerin  vaat  ettiği  anı, oysa  zaman, sinsice, çocuğun  dizlerinde  kabuklanan  hayatı  çalmaktadır.&lt;br /&gt;            Babamı  beklerdim. Sallanan  rakamlarıyla  çırpınıp  duran  duvar  saatinin  tiktakları  erişemeyeceğim  sayılara  doğru  ağır  aksak  ilerlerdi. Zamanı  sayardım,  bıkıp  usanmadan. Tıkandığım  yerde  yeniden  en  başa  döner  yine  başlardım:  tik  tak  tik  tak. Şehrin  kalabalığında  unutulmuş  ahşap  bir  evde  otururdu  halam. Apartmanların  sırtını  çevirdiği,  yazlık  sinemaların  görmezden  geldiği  harap  bir  ev… Küçücük  avlusunda  bu  topraklara  ait  olmadığını  çıplak  ve  çirkin  dallarıyla  haykıran  bir  ağaç  vardı. Hep  kumrular  tünerdi  bu  ağacın  üstüne. İkindiye  doğru  apartmanların  küçük  pencerelerinden  kilimler  silkelenir,  pijamalı  ve  şişe  dibi  gözlüklü  amcalar  manzaraya  boş  boş  bakar  ve  yanık  tenli  kadınlar,  ikindinin  betona  dökülen  serinliğini  toplamak  ister  gibi  eteklerini  havalandırarak  balkonları  yıkardı. İşte  o  vakit  ötmeye  başlardı  kumrular. Ben, yüzümü  boyası  dökülmüş  korkuluklara  dayayıp  babamı  beklerdim. Boşluğun,  dipsiz  bir  anlamsızlığın  ezgisine  dönüşürdü  kumruların  baygın  sesleri. Yaşlı  ve  suratsız  halam  ahşap  zeminde  bir  o yana  bir  bu  yana  dolanarak  dolma  yapardı. Pek  konuşmaz,  yalnızca  namaz  sonraları  mırıl  mırıl  mırıldanır, cigaranın  liğme  liğme  ettiği  ciğerlerinin  isyanıyla  sık  sık  öksürürdü.&lt;br /&gt;            Mekanı  var  eden  küçük  bir  ayrıntı  olduğumu  bilemeyecek  yaştaydım  o  zamanlar.  Dünya,  yaşadığın  mekan  kadar  vardı  ancak. Görebildiğin,  koklayabildiğin,  dokunabildiğin  her  şey  mekan  kadar… Dar  sokaklar   kıvrıla  kıvrıla  kararsız  bir  labirent  gibi  şehrin  merkezine  doğru  koşardı. Sokakların  her  iki  yanında  yüksek  duvarlı,  küçük  avlulu  evler  uzanırdı. Babamın  ellerinden  tutup  etrafı  seyrederek yürürdüm  bu  labirent  yumağında. Uzaktan  uzağa  evlerden  yayılan  loş  sesler, birbirine  karışan  yemek  kokuları, taşlara  serpilen  su  sesi  ve  tahta  kapıları  arayarak  hınzır  hınzır  bakan  çocuklar… Gizemin,  dinginliğin  ve  huzurun  buğusu  dokunurdu  saçlarıma. Yaşanmış  günlerin  vefalı  ruhları  yanı başımızda  ilerlerdi. Dolana  dolana  kaybolduğumuzu  sandığım  an,  yüksek  ve  kımıltısız  apartmanlar  beliriverirdi  ufukta  ve  sonra  değişen  zamana  göğüs  germek  ister  gibi  betona  karşı  hâlâ  ayakta  duran  halamın  ahşap  evi… Her  anı  benimle  yaşayan,  bedenimden,  sıcaklığımdan  izler  taşıyan,  sesimi  saklayıp,  düşlerimi  kurgulayan  büyülü  mekan… &lt;br /&gt;Küçük  mekanımı  her  yönüyle  tanımaya  çalışarak  babamı  beklerdim.Ahşap  binanın  kullanılmayan  birinci  katı  üst üste  yığılmış, unutulmuş  eşyaların  sığınağıydı. Cesaretimi  toplayıp  da  kanatları  kırılmış  pencerelerinden  her  bakışımda  korkunun  incecik  soluğunu  duyumsardım  sırtımda. Bir  savaş  sonrasının  dinmeyen  dehşetiyle  yığılmış  sandalyeler,  göğsü  deşilmiş  kanepeler,  diz  çöküp  yere  kapaklanan  masalar  ve  tek  gözünün  sönmüş  feriyle  boşluğa  uzun  uzun  bakan  ahşap  radyolar… Damar  damar  yayılan  yaralarıyla  tüm  bu  manzarayı  toplayan  aynalar  korkuma  masallara  dair  imkansızlıklar  fısıldardı. Her  bir yanına  alakasız  tahtalar  yamanmış  bir  merdivenle  çıkılırdı  ikinci  kata. Çepeçevre  dolanan  büyük  bir terasın  ortasında  toparlanmış  iki  göz  bir  ev  belirirdi  sonra. Her  adımımda  ayaklarımın  altında  dağılıverecekmiş  gibi  gıcırtılarla  sarsılırdı  zemin. Pencerelerin  eğilmiş  tahta  kanatları  uçmak  ister  gibi  çırpınırdı. Büyük  yangınların  korkusuyla  büyük  yağmurların  dostluğuna  sığınan  evin  her  yanından  ıslak,  buruk  bir  koku  yükselirdi.&lt;br /&gt;Seslerle  doluydu  bu  ev. Rüzgarda,  öğle  sıcağında,  ikindi  serinliğinde,  akşamın  ıssızlığında  ve  sabahın  tazelenen  ışığında  türlü  türlü  seslerle  varlığını  kanıtlardı. Yorgun  bir  gıcırtı,  sessizliğin  can  damarından  yakalayıp  işe  girişen  tahta  kurtlarının  kemirgen  tıkırtıları,  öfkeyle  çarpan  bir  pencere, ağır  ağır  kendine  kapanan  bir  kapı, çatırdayan  bir  direk  ve  fısıltılar  ve  hayale  damlayan  ürkek  adımların  korkutucu  yokluğu… Zamanın  ve  yaşanmışlığın  izleriyle  harmanlanan  ahşap  evin  şarkısı  hâlâ  belleğimin  derinliklerinde  yankılanır. Ahşabın  kokusuyla,  ağacın  rüzgarı  ve  toprağın  kımıltısıyla  anlam  bulan  bir  şarkı…Hayatın  ve  insanın  sıcak  yanını  birleştiren  büyülü  bir  alaşım…&lt;br /&gt;            Yüzümü  ahşap  korkuluklara  dayayıp  babamı  beklerdim. Halamın  yaptığı  dolmalar  fokur  fokur  kaynardı  ardımda. Dolana  dolana  yorulan  halam  bir  kenara  çöküp  dizlerini  ovalayarak  cigara  içerdi. Ara  sıra  hacı  sakalı  ve  fıldır  fıldır  mavi  gözleriyle  bir  dakika  yerinde  duramayıp  kaşla  göz  arasında  ortadan  kaybolan  kocasına  beddua  ederdi.Dolmalar  fokurdardı  ve  ben  beklerdim. Kumrular  usulca  öterdi  ve  ben  beklerdim. O  ahşap  evin  tılsımından  mıdır  bilinmez. İnanılmaz  yemekler  yapardı  halam. Bulgurla  doldurulmuş,  yağı  kıt  dolmaların  tadı  hüznümü  bir  an için  unuttururdu. Sonra,  Hansel  ve  Gratel  masalından  fırlamış  kirpi  saçlı   kara  bir  çocuk  oluverirdim  de  birden, korkuluklara  daha  bir  sıkı  sıkı  yapışırdım. Usta  işi  bir  sabırla  beni  dolmalarla  besleyen  halam,  hayal  ettiği  anın  gelmesini  bekleyerek  hep  susar, susardı.  &lt;br /&gt;            Derken  yazlık  sinemalarda  devrilmiş  sandalyeleri  uyandırırdı  görevliler,  çekirdek  yiyenlerin  ecdadına  küfreden  yaşlı  bir  adam  yerleri  süpürürdü. Akşam  yavaş  yavaş  inmeye  başlardı  şişman  tüplerin  yerleştirildiği  küçük  balkonlara  ve  pijamadan  ibaret  bir  hayatın  boğuk  öksürükleriyle  beyaz  perdenin  suskun  yüzüne  bakardı  bir  deri  bir  kemik  ihtiyar  amcalar.&lt;br /&gt;            Ben,  Hansel  ve  Gratel’in  eskimeyen  umudunu  kirpi  saçlarımda saklayarak  beklerdim. Kumrular  bir  an  önce  akşamın  içinde  erimek  için  susmuş  olurdu.  Patırtılarla  yanan  sokak  lambaları  katarak  bakışlarını  yere  indirirdi. Alt  kattaki  eşyaların  aksak  hayaletleri sabırsız  kımıltılarla  beklerdi  karanlığı  ve  birden  küçük  avlunun  teneke  kapısı  gıcırdayarak  açılırdı. Işığa  değer  değmez  renk  değiştiren  gözlükleriyle  babam  görünürdü  avluda. Halam,  oturduğu  yerden  ağır  ağır  doğrulup  “Nuri  mi  geldi  oğlum?”  diye  sorardı. Ben,  dönüp  gülümserdim. Yalnızca  gülümserdim. Babam  tütün  kokulu  bıyıklarıyla yaklaşırdı. Halam  kalkıp  tabak  çanak  hazırlardı  kımıl  kımıl.&lt;br /&gt;            Yazlık  sinemalar  ardı  ardına  ışımaya  başladığında  babamın  dizlerine  uzanıp  konuşurdum  birikmiş  bir  iştahla. Siyah-beyaz  günlerin  replikleri  sesime  karışırdı. Babamın  gözlüklerinden  yansıyan  görüntüler  huzurun,  mutluluğun  ve  uykunun  kapılarını  açardı  birer  birer. Beklemekten  yorulan  kalbim  usul usul  atardı. Yazlık  sinemaları  ve  halamın  ahşap  evini  arsızca  çevreleyen  apartmanların  kambur  sırtlarındaki  küçük  gözleri,  kirli  bir  ışık  hücumuyla  bir  açıp  bir  kapanırdı.&lt;br /&gt;            Çocuk,  kalbiyle  bekler. Beklemek onların kaderidir. Çocuklarımın, beton  bir  kafesin  yalnızlığıyla  balkonun  demirine  yapışmış  yüzlerini  her  gördüğümde  bir  kez  daha  anlarım,  zaman  en   çok  onları  acıtır. Benim  renk  değiştiren  gözlüklerim  yok. Yazlık  sinemalar  yok  artık. Kumrular  çok  uzakta. Tılsımlı  evlerin  yerinde  beton  çığlıklar  yükseliyor. Halamın  bedduaları  şipşak  apartmanların  havalandırma  boşluklarına  hapsoldu  çoktan.Masallar  çingene  arabalarının  çıngıraklarına  asılıp  yurtsuzluğa  terk  edildi. Dar  sokakların  üzerinden  geniş  ve  muzaffer  bulvarlar  geçti  homurtularla. Tütün  kokulu  avuçlarımla  kara  gözlerini  avuçlamaktan  ve  onlara  içimdeki  şarkıyı  anlatmaktan başka  çarem  yok, çünkü  gökyüzüne  uluyan  beton  yığınlarının  ortasında  onların  ahşap  bir  şarkısı  hiçbir  zaman  olmayacak. Saçlarına  bulaşmış  ot  kokusu,  rüzgarın  toprağa  karışmış  serinliği  ve  ikindiyi  uyandıran  kumru  sesleri  ulaşmayacak  küçük  hayatlarına. Onlar  hep  bekleyecek, Hansel  ve  Gratel’in  yazgıya  yenilmiş  ikizleri  olarak,  babalarından  hayatın  şarkısını  bekleyecek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                         MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;     &lt;br /&gt;*Mimarlık Öyküleri Yarışması  İkincilik Ödülü -2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-8309520771850403479?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/8309520771850403479/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=8309520771850403479' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/8309520771850403479'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/8309520771850403479'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2009/01/aa-dm-bir-masal.html' title='ÇAĞA  DÜŞMÜŞ  BİR  MASAL*'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-2216958648396262121</id><published>2008-11-11T06:38:00.002-06:00</published><updated>2008-11-11T06:56:51.986-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>ONURLU ŞARKI</title><content type='html'>göğsümde  çırpınan  bu  yetim  heyecan,&lt;br /&gt;                        koparılmış  gülden  yayılan  buğulu  nefes,&lt;br /&gt;                        düşer  mi  söylemin  uysal  suyuna?&lt;br /&gt;                        hangi  şiir  yüklenir  yıkımın  tarihini?&lt;br /&gt;                        rüzgarı  özler mi  kalbimde  tökezleyen  küheylan?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        yüzümde  kabuklanan  izler  ele  verecek  beni,&lt;br /&gt;                        anne  bakışından  arta  kalan  yaralar  kuruyacak.&lt;br /&gt;                        eşiğe  çıkıp  seslenen  kadınlar  tanıyacak  ilkin,&lt;br /&gt;                        genç  ölülerin  üzerine  kapaklanan  ağıtlar…&lt;br /&gt;                        çocuklar  takılacak  peşime  camdan  kahkahalarla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        güvercinler  konacak  suskumda  ufalanan  sözcüklere,&lt;br /&gt;                        düşten  yorgun  genç  kızlar  yakalayacak  mutsuzluğumu.&lt;br /&gt;                        toprağa  diz  vuran  ezgiler  eriyecek  her  adımımda.&lt;br /&gt;                        terk  edilmiş  sevda  dizeleri  el  uzatacak  kör  kuyulardan.&lt;br /&gt;                        hasretin  leşiyle  yağacak  üzerime  küskün  yağmur...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        aşkın  ve  huzurun  sökülen  ipliği  dolanacak  boynuma,&lt;br /&gt;                        bahçeleri  koparacak  havalanan  kuş  çığlıkları.&lt;br /&gt;                        sandık  diplerine  saklanmış  ilençler  çıkarılacak,&lt;br /&gt;                        suyu  kurumuş  ağaçlara  bağlanacak  karanlık  niyetler.&lt;br /&gt;                        sütü  çekilmiş  bir  halk  kaçacak  ezberlenmiş  korkularından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        çocuk  kalbinden  bükülen  gemiler  bırakılacak  denize,&lt;br /&gt;                        deccal’ın   kör  gözünde  yanıp  sönerken  cinnet.&lt;br /&gt;                        alna  sürülen  toprak,  kum  dökecek  uğrun  uğrun,&lt;br /&gt;                        haram  kılınacak  el ele  söylenmiş  onurlu  şarkılar.&lt;br /&gt;                        bir  gölgelik  canlarıyla  susmayı  öğrenecek  kız  çocukları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        ahraz  bir  utançla  küçülen  beden  ve  ruhun  isyanı…&lt;br /&gt;                        söylenmemiş  her  şiir  küfrün  zaferidir  kalbim,&lt;br /&gt;                        huzuru  çalınmış  kalabalığa  koşsun  yaralı  yılkı.&lt;br /&gt;                        günlerin  sevincini  anlat  onlara,  ışığın  direnişini.&lt;br /&gt;                        suyu  çağır,  çöl  imgesiyle  dayatılan  düşlere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        kuş  cıvıltılarından  ilmeklenen  urganları  çöz,&lt;br /&gt;                        kırılan  bakışlarından  sar  tükenmiş  çocukları.&lt;br /&gt;                        umuda  çökmüş  işsizlere  emeğin  sabrını  anlat,&lt;br /&gt;                        kalbiyle  bekleyen  kadınlara  çiçeğin  rüyasını.&lt;br /&gt;                        bereketin  dönüşünü  muştula  balıkçı  türkülerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        en  geriden  haykıran  söylevleri  yalanla,&lt;br /&gt;                        ölümsüz  şairlerden  derle  barış  şarkılarını.&lt;br /&gt;                        ardından  bir  tas  su  dökülen  kayıp  gençlik&lt;br /&gt;                        geri  dönsün  yitimin  dipsiz  uçurumundan.&lt;br /&gt;                        mutlu  haberlerle  salınsın  şeytan  uçurtmaları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        sonsuz  zamana  devrolan  imece  ve  inancın  ışığı…&lt;br /&gt;                        söylenmemiş  her  şiir  karanlığın  yandaşıdır  kalbim.&lt;br /&gt;                        kara  çalınmış  kardeşliğe  koşsun  susamış  yılkı.&lt;br /&gt;                        sabahın  aşkını  anlat  onlara,  tazeliğin  kıvancını.&lt;br /&gt;                        göğü  çağır,  kan  özlemiyle  dayatılan  gerçekliğe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        beden  çürür,  ruh  eksilir,  sözcükler  bir  bir  kanatlanır,&lt;br /&gt;                        güneş  doğar  yeniden  elbet, hayat  yeniden  aklanır.&lt;br /&gt;                                                                                       MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-2216958648396262121?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/2216958648396262121/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=2216958648396262121' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/2216958648396262121'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/2216958648396262121'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2008/11/onurlu-arki.html' title='ONURLU ŞARKI'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-4698907254972431543</id><published>2008-09-19T12:52:00.002-05:00</published><updated>2008-09-19T12:54:40.708-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>ANLATAMAYANLAR</title><content type='html'>“ve  ben  Olric&lt;br /&gt;                                                                                         düşmeseydim  düşlerimin  sırtından&lt;br /&gt;                                                                                         zaten  inecektim.”&lt;br /&gt;                                                                                                                 OĞUZ  ATAY&lt;br /&gt;                                                                                                             (Tutunamayanlar)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                           ANLATAMAYANLAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                     her  kum  tanesi  denizi  özler  Olric, &lt;br /&gt;                     beylik  laflar  ettiğime  bakma,  inancın&lt;br /&gt;                     dağılmış  mabedinden  kalma  birkaç &lt;br /&gt;                     sözcük  var  elimde. imgenin  kaç &lt;br /&gt;                     köşesi vardır  Olric ? hangi  ses  uçurur&lt;br /&gt;                     söylemin  mecalsiz  kanatlarını?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                     bugün,  balıkpazarından  firar&lt;br /&gt;                     bir  deniz  rüzgarı  kondu  avucuma.&lt;br /&gt;                     çürümek  suya  yakışmıyor  Olric.&lt;br /&gt;                     sıyrılmış  pulların  yaldızladığı  bir  lağım&lt;br /&gt;                     akıyor  şehrin  altında.  bulvarların   kara &lt;br /&gt;                     ırmağı  ışık  vermiyor  oysa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                     bana   şapka  devriminden  bir  imge&lt;br /&gt;                     ver  Olric.  kırklı  yıllardan  olsun.&lt;br /&gt;                     siyah-beyaz  selamlaşılan  serin&lt;br /&gt;                     çay  bahçelerinden  ses  versin  hayat.&lt;br /&gt;                     teknobarlarda  maya  tutmuyor  şiir,&lt;br /&gt;                     pavyonlar  ölü  doğmuş  kafiyeler  kusuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                     bugün, denize  açılan  bir  bahçe  düşledim  Olric.&lt;br /&gt;                     ihtiyarlar  gibi  uzun  uzun  baktım  pencereden,&lt;br /&gt;                     içimde  kuduran  kadran  hep  geçmişe  deviniyor.&lt;br /&gt;                     oysa  gencim.  taşranın  uçsuz  bozkırında&lt;br /&gt;                     hayaliçalınmışgençihtiyarlardan  biriyim  ben  de.&lt;br /&gt;                     bugün  tenimdeki  tuz  izlerini  sakladım  Olric.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                     hayatı  roman  kalabalıklara  yanaşalım  Olric,&lt;br /&gt;                     her  insanın  bir  öyküsü  var,  bir  şiir  de benden  olsun.&lt;br /&gt;                     boş  sayfalara  düşülmüş  dipnotlar  dökülsün  etimizi&lt;br /&gt;                     kopararak.  şarkı  sözlerinden  bozma  sloganlar  atalım&lt;br /&gt;                     caddelerde. bozgunu  kutlayalım  Olric.  şiirden  terk  alaylar&lt;br /&gt;                     geçsin  önümüzden. aldırmayalım.  anlatamayalım  yine  de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                     her  kum  tanesi  denizi  özler  Olric. &lt;br /&gt;                     beylik  laflar  ettiğime  bakma,  susmanın&lt;br /&gt;                     erdeminden  geçmiş  birkaç  sözcük  var  elimde.&lt;br /&gt;                     zaten  hayat  hiçbir  zaman  yetmeyecek  şiire.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                         MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-4698907254972431543?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/4698907254972431543/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=4698907254972431543' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/4698907254972431543'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/4698907254972431543'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2008/09/anlatamayanlar.html' title='ANLATAMAYANLAR'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-2697114277978678601</id><published>2008-09-19T12:34:00.001-05:00</published><updated>2008-09-19T12:38:47.080-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ANI'/><title type='text'>GÜLÜMSÜYORUZ</title><content type='html'>Anımsamak, ölüme meydan okurcasına, “yaşadım!” diyebilmenin erinciyle anımsamak... Hayattan koparılmış her görüntü, eşyayı çekip çevreleyen ve anlamı var eden her renk, ucu çağrışımlara açılan ışık sağanakları… Anımsamak zamana meydan okumak mıdır? İçimizde donup kalan ve artık bize ait olan her yaşanmışlık, yeniden kurgular varoluşu. Anımsamak, insanın yaratma çığlıdır. Her insan, içindeki uzamın tanrısıdır çünkü.&lt;br /&gt;Her yinelenişinde yarasını onarmaya çalışan pişmanlıklar, hazzından vazgeçilemeyen üzüntüler ve kaybedilmişliğin sayrılı kanatlarını boşluğa sallayan sevinçler… Anımsamak çığlığı dönüp dolaşıp bulur suskunluğumuzu. Anılar, düşlerin haşarı çocuklarıdır.&lt;br /&gt;Anıların güzel yüzü en çok yaşlı insanlara yakışır. Ustaca yaşanmış bir ömrün ucunda durup uzun uzun uzaklara bakan insanlara… Evrene kavuşmak ister gibi olgun bir beceriyle geçmişi konuşan yüreklere… Tercih edilmemiş bin bir türlü olasılığın ve yaşanmış günleri biçimlendiren duygular yumağının gizemini aralamaya çalışan aydınlığa…&lt;br /&gt;Sevincin ve mutlulukların bir anlık parlayıp sönen alevi zamana tutunmaktan ne kadar uzak! Gülümseyerek anımsayabileceğimiz anların rüzgarı ne sıklıkta savurur belleğimizin bahçelerini. Doğu’yu var eden hüznün saltanatı geçmişe de hükmeder mi?&lt;br /&gt;Yüreğimizi hoyratça avuçlayan yaşanmışlıklar ne kadar çok! Ne kadar çok…&lt;br /&gt;Kaçmak, unutuşun kırılgan yoldaşlığını çağırmak boşuna…&lt;br /&gt;İşte, yıllar öncesinden dirilen zaman gelip çalıyor belleğin yarı aralık kapısını. Adana’dayım. Kültür Merkezi’nin önünde. Kız arkadaşımı ( yıllara beraber katlandığımız eşimi, çocuklarımın annesini) bekliyorum. Yeni sahnelenmeye başlayan bir oyunu seyredeceğiz. Her şeye geç kalmanın alışkanlığı büyüsünü bozsun diye erkenden geliyorum sözleştiğimiz yere. Etrafta, kımıl kımıl bekleşen bir kalabalık. Kapının her iki yanında uzanmış aslan heykellerinden birinin yanına oturuyorum. Sırtı parçalanmış bir aslan figürü bu. Sırtı parçalanmış ve heykelin içindeki boşluğa kağıtlar, poşetler, türlü atıklar tıkılmış. Ne garip bir ruh halinin sonucudur diye düşünüyorum. Cansız bir nesnenin varlığına bile tahammül edememek…&lt;br /&gt;Dalıp gittiğim düşünceler, hesaplar, gelecek kaygıları, korkular ve doğar doğmaz sonsuz bir hızla kaybolup giden sevinç adacıkları… Beklemek cisimleşiyor yüreğimde, sıkıyor, bunaltıyor, benliği ele geçirmeye çalışan bir ifrite dönüşüyor zamanla.&lt;br /&gt;Gözlerimi sabitleyip baktığım ama görmediğim kalabalık ürkek kımıltılarla dalgalanıyor derken. Korkuyla, telaşla ayrışan kalabalığın ortasında, üstü başı kir pas içinde bir çocuk beliriyor. Elleri, kolları, yüzü kararmış, gözleri kapandı kapanacak bir çocuk ilerliyor. Yalpalaya yalpalaya geride bırakıyor kalabalığı. Ardında iğrenen, tedirgin olan yüzler ve sonra sıra sıra herkeste yenilenen kaygısızlık. Sağa sola bakıyor çocuk sendeleyerek, sonra bana takılıyor gözleri. Şaşalıyorum. Yanıma gelip oturuyor usulca.&lt;br /&gt;Çocuğa bakıp içimde anaforlanan duyguyu anlamaya çalışıyorum. Elinde siyah bir poşet. Poşetin ağzını avuçlayıp ağzına götürüyor ve derin derin nefes alıyor sürekli.&lt;br /&gt;Uyuşturucunun ciğerlerine dolan zehiri damarlarına yayılıyor korkunç bir hızla; hücrelerine saldırıyor, düşlerine, onuruna, geleceğine çörekleniyor. Gözleri kayıyor gittikçe, oturduğu yerde sallanıyor, elleri titriyor ölümcül bir ritimle. Ben, içimdeki duyguyu tanımlamaya çalışıyorum hâlâ. Şaşkınlığın ebleh hareketsizliğini, çaresizliğin hıncını, suçun ve utancın ezikliğini…&lt;br /&gt;Poşete eğilen kafasını kaldırıp yarı aralık gözleriyle gözlerime bakıyor derken. Elini kaldırıp az ötemizdeki Atatürk heykelini gösteriyor:&lt;br /&gt;“Bu…Bu heykel yürür mü abi?”&lt;br /&gt;Nasıl yanıt vermem gerektiğini düşünüyorum bir an için. Umudu, sevgiyi, düşleri, inancı tetikleyen bir cümle söylemeliyim diyorum kendi kendime, ama gerçeğin katı ve acımasız vurgusu ağır basıyor:&lt;br /&gt;“Yürümez canım…”&lt;br /&gt;Gözlerini heykele çevirip şaşkın şakın bakıyor ve gülümsüyor sonra:&lt;br /&gt;“Ama yürüdü abi…Gördüm…Yürüdü!..”&lt;br /&gt;Cami önlerinde nasihat dağıtan ak sakallı amcaların dediğim dedik inadına dönüşüyor tavrım. Gerçeğe çağırma hevesiyle:&lt;br /&gt;“Yürümez canım” diyorum, “heykel yürür mü hiç!”&lt;br /&gt;Çoğunluğun basma kalıp yaklaşımıyla yeniden karşılaşmanın hayal kırıklığını duyumsayarak usulca yanıt veriyor:&lt;br /&gt;“Yürür abi… Yürür… Yürür…”&lt;br /&gt;Sonra yavaşça kalkıp heykelin yanına doğru yürüyor. Dengesini bozmamaya dikkat ederek kafasını kaldırıyor ağır ağır ve Atatürk’ün heybetli figürüne bakıyor. Poşeti anımsıyor birkaç saniye sonra ve derin derin nefes çekerek uzaklaşıyor. Hayattan ve umuttan, her şeyden, herkesten uzaklaşıyor…&lt;br /&gt;Hemen gevşiyor gerilen dikkatler. Huzursuzluk yerini keyifli fısıltılara ve kahkahalara bırakıyor. Ben gittikçe küçülüyorum olduğum yerde. Hayatı ve insanlığı sorgulamak için ne kadar geç! Çepeçevre bunca acı varken mutluluk nasıl da imkansız! “Ne yapmalıyım?” diye düşünüyorum için için. Aslında “Ne yapmalıyız?” demem gerekiyor, çünkü her yerde, feodal bir şato gibi hep dışlayarak varlığını sürdüren kalabalığın bir parçası olduğumu anlıyorum. Duyarsızlığım ve güçsüzlüğüm beni utandırıyor.&lt;br /&gt;Bir süre sonra Kezo görünüyor uzaktan. Sıcacık gülümsüyor. Gülümsüyorum. Hiç hakkım yokken gülümsüyorum. Bencil mutluluğumun utancıyla gülümsüyorum.&lt;br /&gt;Neşeli kahkahalar yükseliyor kalabalıktan. Oysa, ciğerlerine dolan oksijenin yakıcı lezzetiyle ağlayan bebekler doğuyor imkansızlığın pençesinde. Birileri sarsıla sarsıla ağlıyor, intiharın eşiğine gelenlerin üzerinden kuş sürüleri geçiyor gökyüzünü çeke çeke. Aşka yenilmemek için sarhoş oluyor delikanlılar, genç kızlar yataklarına kıvrılıp usul usul gözyaşı döküyor. Ölüler kefenleniyor, koskoca bir hayattan geriye kalan bir avuç mutluluğu yumruklarıyla sıkarak, ağzına kadar dolan belediye otobüslerine kurgulanan hayaller sığmıyor. Deniz, kıyılara yanaşıp fısıldıyor binlerce yıldır batıklarda saklanan sırrı. Bir çocuk ağaçtan düşüyor ve rüzgar koşup uçuruyor annesinin başörtüsünü. Kuyruğuna teneke bağlı kedilerin acısını dillendiriyor kuşlar, simit satan bir çocuk küçük bir parkın ortasında kendini asıyor ve kirlerinden arınmamış eski bir çamaşıra bakar gibi bakıyor insanlar, annesinin karnında sıkılan bir bebek gün gelip de yenileceği hayatı tekmeliyor bütün gücüyle…&lt;br /&gt;Gülümsüyoruz, yalnızca gülümsüyoruz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MURATHAN ÇARBOĞA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-2697114277978678601?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/2697114277978678601/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=2697114277978678601' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/2697114277978678601'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/2697114277978678601'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2008/09/glmsyoruz.html' title='GÜLÜMSÜYORUZ'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-5582823947875840108</id><published>2008-09-19T12:32:00.002-05:00</published><updated>2008-09-19T12:39:06.284-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ANI'/><title type='text'>SEN KENDİNE İYİ BAK</title><content type='html'>“Sen kendine iyi bak oğlum” derdi, yanımda küçük küçük adımlar atarken.&lt;br /&gt;“Baban hiç bakmadıydı kendine. Hep ayakta kalırım sandıydı, amma olmadı işte.”&lt;br /&gt;Belediye Evleri’ne ayrılan kavşakta inip mezarlığa doğru yürürdük. Her arefe günü yaşanırdı bu an. Sızılı dizleriyle ürkek ürkek adımlar atarak yanımda ilerlerdi annem. Geçmişin hesabı yapılırdı hep, konuşurdu yol boyunca ve ben hep susardım.&lt;br /&gt;“Sen kendine iyi bak oğlum, iyi bak!”&lt;br /&gt;Bilmezdi tıkanırcasına sigara içtiğimi. Yenilmiş bir yazgının suskunluğunu taşıyordum kalbimde.Umutsuzluğunu ve sızısı bir ömür dinmeyecek izlerini… Bilmezdi. Hayata yenilmiş bir babanın tükenmeye mahkum tek oğlu, mezarlığa doğru yürürdü boğucu düşüncelerin ağırlığı altında ezilerek.&lt;br /&gt;Hiçbir yere ait olamamanın sancısı ve boşluk… Hangi büyü mekanla bütünleştirir insanı? Yaşanmışlık ve içimize işleyen duygular insanı hayata dahil etmeye yeter mi? Bu kent, gençliğimi yaşadığım, babamı toprağına gömdüğüm, şiiri keşfettiğim, bunaldığım bu şehir bir hayal kırıklığından başka bir şey değildi benim için. Adana, acının ve hüznün şehriydi.&lt;br /&gt;“İşi hiç rastgitmediydi ki adamın. “&lt;br /&gt;Üniversiteyi okumak için bu kenti terk edip gittiğim zaman kurtulduğumu sanmıştım mekanın kalbime dolan iç sıkıntısından, ama yanılmıştım. Adana, ertelenmiş bir hüzündü yalnızca. Yine okul tatile girecek ve ben adına unutmak dediğimiz yalan bir oyundan sıyrılıp yine eski rolüme dönecektim: ezik, umutsuz ve mutsuz delikanlı…&lt;br /&gt;Arabaların yırtınırcasına aktığı yeni yapılmış geniş bir yolun kıyısından ilerlerdik usul usul. Her yıl yeni yeni apartmanlar türemiş olurdu yol boyunca. Yazgıyı kıramamış olmanın hüznü ve tarifi olanaksız hıncı fırtınalar koparırdı içimde. Susardım. Annem soluk soluğa konuşmaya devam ederdi hâlâ.&lt;br /&gt;“Derslerine iyi bak kara gözlüm, umudumuz sensin…”&lt;br /&gt;Şiirler mırıldanırdım içimden. Dirençsiz bedene sızan bir virüs gibi gelip beni bulmuştu şiir. Hayatımı anlamlandırmak, umutsuzluğu kırabilmek ve konuşabilmek için sarılmıştım imgelere, ama bu ülkede mutsuzluktan başka bir şey değildi şiir. Dizeler mırıldanırdım içimden. Unutmak adına, küçük dünyamda bir şeylerin değiştiğine inanmak adına şiir sayıklardım.&lt;br /&gt;Hep özlemlerin peşinde koşmak soluk soluğa, ertelenen mutluluğun düşüyle yaşamak… Küçük insan, kendine biçilmiş role karşı çıktığı anda mutsuzluğa sürükleniyordu. Çevrene çizilen iki adımlık çemberle kalbindeki sonsuz dünya örtüşmüyordu işte. Senin hayatın bu kadar diyorlardı, olanağın bir avuçluk kül hükmünde. Yenilmiş bir ordunun aksak neferi gibi hüznünü sırtlayıp gideceksin bir gün bu yaşamdan. Tıpkı baban gibi! Tıpkı baban gibi!&lt;br /&gt;Pencerede gülümseyen bir çocuk yüzü, balkonda çamaşır asan bir kadın, pırıl pırıl camekanlı bir bakkalın önünde güle oynaya tavla oynayan iki ihtiyar, babasının elinden tutup kaldırımda ilerleyen küçük bir kız çocuğunun gözlerinde ışıyan sevinç… Görmezden gelinen küçük ayrıntılarda gizliydi mutluluk, hayatın ihmal edilmiş yüzünde. Görmemen gerekiyordu. Etrafındaki dar çemberin karanlığında gözlerini kapayıp yokluğa razı olmalıydın. Görebildiğin kadar olmalıydı mutsuzluğun, ayrımsayabildiğin kadar…&lt;br /&gt;Çıplak bir tepenin üzerindeki küçük mezarlık görünür görünmez ağlamaya başlardı annem. Kurumuş bir kaç fidanın boy verdiği tepenin üzerinde yalnız bir ağaç yükselirdi. İşte bu ağacın altındaydı babamın mezarı. Etrafı çocuk mezarlarıyla çevriliydi. Çocuk sevgisi toprağın altında da yalnız bırakmamıştı onu.&lt;br /&gt;“Nasıl bekler bizi şimdi! Oğlunu görünce nasıl sevinir!..”&lt;br /&gt;Gözlerim yerde, dinmemiş bir yasın ağırlığıyla ağır ağır adımlardım yokuşu. Belleğimde görüntülerden oluşan deli bir sağanak. Ölürken ona seslenememiş olmanın ağır utancı… Oysa gözlerime bakmıştı. Konuşur gibi, bir şeyler bekler gibi bakmıştı umudum dediği oğluna. Zaman takılıp kalmıştı dilime. Sonsuz bir zaman tutulmasına hapsolmuştu istencim. Hiçbir şey söyleyememiştim babama. Sözcüklere söz geçirememenin şaşkınlığı yumruklarımda kaskatı kesilmişti yalnızca. Daha çok gençtim. Çaresizliği oynayacak kadar kirlenmemiştim henüz.&lt;br /&gt;“Haksızlık!” diye düşünürsün. Sevdiğin bir insan kefenlenip toprağa koyulurken “Haksızlık!” diye yineler kalbin. Gerçeği kabullenememenin yarattığı bir mesafe koyarsın ölüm ile arana. Koşup sarılmanın, doya doya konuşmanın, öpmenin zihnini kurcalayan isteği ve anlamsızlığı boş yere savrulmuş çırpınışların.&lt;br /&gt;Toprağa karanlık bir ağız açılmıştır ve beyazlara sarılı bir hayat, yitirilmiş bir hayat saklanmaktadır börtü böceğin, otların, dirimin zaferini muştulayan her türlü kımıltının ve ağaçların altına.&lt;br /&gt;Ağlamak istersin, çılgınca ağlamak, ama boğazına yaşanmış günlerin ve söylenmemiş sözcüklerin ağırlığı yapışır. Yalnızca burnunu çekersin, sürekli, ama sürekli… Takıldıkları yerden çekemezsin gözlerini. Eksilmiş bir beceriyle bakarsın manzaraya. Her eşyadan, her insandan, her tümceden, her feryattan, her kavramdan, her ağaçtan yüzüne doğru uçuşan yarım kalmış algılar yapışır bedenine. Hayat eksilmiştir. Yalnızca senin için eksilmiştir.&lt;br /&gt;Etrafta adım başı ağlayanlar, dövünenler, baygınlık geçirenler… Şaşarak bakarsın her birine, çünkü tepkilerin bir anlamı yoktur artık. Dünyanın tam ortasına, yaşanacak günlerin her türlü olasılığını darmadağın eden dipsiz bir çukur açılmıştır çünkü ve hiçbir şeyin, hiçbir avuntunun gücü yetmez bu boşluğu doldurmaya.&lt;br /&gt;Zaman ilerlemez, zaman gömülen yakınınla beraber toprağın altına hapsedilmiştir. Ağlayamazsın, yalnızca burnunu çekersin, sürekli, ama sürekli…&lt;br /&gt;Sarılıp sarılıp,&lt;br /&gt;“Başın sağolsun!” derler sırayla.&lt;br /&gt;Sen sağ ol ki unutasın, derler aslında. Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir, derler. Olan yalnızca ölene olur, sen keyfine bak demek isterler. Eksilmiş ruhunun yokluğuyla yalpalayan bedenine dokunurlar usulca.&lt;br /&gt;“Ölümlü dünya…” diyerek gerçeği vurgularlar mırıldanarak.&lt;br /&gt;“ Allah daha çok seviyormuş” diye avuturlar, kendilerinin bile tam olarak inanmadıkları bir olasılığı dile getirerek.&lt;br /&gt;Zamanın durduğunu sanırsın, ama aslında kayda bile almaz seni saatlerin kımıltılı kadranı ve akşam olur. Karanlık çekip çevirerek daha da büyütür acını. Yitirdiğin yakınını düşünürsün. Issız ve korkunç bir boşluğun ortasında, toprağın altında yatan bir beden… Hem de yapayalnız bir durumda ! Hem de yapayalnız bir durumda! “ Haksızlık!” diye bağırırsın içinde yankılanan hiçliğe. Bedeninde dolaşan duygu acı değildir. Her hücrene teklifsiz girip damarlarında koşturan, gözlerini kurutan, biriktirdiğin her sözcüğü dilinden koparıp alan korkunç bir duyguyla sarsılırsın. Uyumaya çalışırsın, fakat uyumak anlamsızdır. Ruhun geri geleceğine inanılarak söndürülmemiştir koridorun lambası. Ruh soyut ve şaşkın bir şekilde ışığa koşup son bir kez görsün diye yakınlarını, ışık tutulmuştur yoluna. Korkarsın, kendinden utanarak korkarsın. Düşünmeden, beklemeden, hiçbir şey hissetmeden donup kaldıktan sonra uyuyuverirsin.&lt;br /&gt;Birbirine geçmiş, karışmış, dağılmış düşlerle mücadele edersin ve delice ağlarsın uykunda. Ağlarsın, ağlarsın göz yaşların tükeninceye dek ve sonra birden bire, daha tam olarak uyanamadan doğrulup oturursun yatağında, karanlığa ışık salan koridora bakarsın boş boş. Derken bir kabusa uyanmanın tanımı olanaksız düş kırıklığıyla geri uzanırsın yatağa ve sabah ezanı okunur. Dinlersin kıpırdamadan. Kenti yankılayan ezanlar bir şeyler anlatır usulca… Anlatır… Anlatır…&lt;br /&gt;Ağır ağır tırmanırdık yokuşu ve dalları çıplak ağacın altına ulaşırdık. Annem ağlamaktan yorgun düşmüş bir durumda çökerdi bir kenara. Mezarın sağını solunu temizler ve yanımızda getirdiğimiz şişeden su dökerdim toprağın üstüne. Annem avuçlarını açıp dualar okurdu uzun uzun. Ben babamla konuşurdum yalnızca:&lt;br /&gt;“Ben geldim baba. Bir gün mutluyum diyebilmenin umuduyla sana geldim. Kalbimi okuma sakın. Yazgının henüz sonu gelmedi baba. Oğlun umudun olmaya devam etsin. Küçük insanın da hayata söyleyecek bir sözü vardır mutlaka. Söyleyemediklerimi dillendirsin diye, sana şiirle geldim…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MURATHAN ÇARBOĞA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-5582823947875840108?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/5582823947875840108/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=5582823947875840108' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/5582823947875840108'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/5582823947875840108'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2008/09/sen-kendine-iyi-bak.html' title='SEN KENDİNE İYİ BAK'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-6652775460461583451</id><published>2008-02-28T12:52:00.002-06:00</published><updated>2008-02-28T12:57:57.109-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>HUZURA DUA</title><content type='html'>-I-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                 ANNE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gün  dönüp  de  bir  sabah,  kuşlarla  birlikte  huzuru&lt;br /&gt;bulacakmış  gibi  bekledin,  hep  gözlerinle  bekledin&lt;br /&gt;anne.  kokuların  sarmalında  kuruluyordu  çocukluğum,&lt;br /&gt;otların,  ağaçların,  yağmurun  buğusuyla.  zaman&lt;br /&gt;ellerinden  geçiyordu  anne.  bir  endişe  yumağıydın, &lt;br /&gt;canı  avucunda  bir  ürküydün  ânın  tuzağında.&lt;br /&gt;duaların  maharetli  meddahıydın,  söz  uçururdun&lt;br /&gt;kalbinle  uzağa.  yağmurda  ibadete  durmuş  bir&lt;br /&gt;ağaçtın  ışıl  ışıl,  ama  karanlığını  süpüremedin  anne.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi  kıyılara  inip  her  ırmağa  seni  söylüyorum,&lt;br /&gt;ışığı  içine  çekip  su  gibi  gülesin  diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                              &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                    -II-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                 BABA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uzak  yollardan  gelip  soluğunu  toparlayamadın.&lt;br /&gt;bir  göçebeydin,  isli  lambaların  ışığında  gölge&lt;br /&gt;kahramanlar  yaratırdı  yüzün  ve  dönenirdi  kımıltıların&lt;br /&gt;                  dili.  susmak  bir  maharet  midir  baba ?  gözleriyle&lt;br /&gt;susan  koca  bir  adam,  sabahları  erkenci bir  düş  olup&lt;br /&gt;                  kaybolan  ve  bir  yenilgi  anıtı  gibi  eşiğe  dikilip  akşamı&lt;br /&gt;                  başlatan  keder  sihirbazı.  sarıp  sarmalayıp  seni  toprağa&lt;br /&gt;                  sundular  baba,  börtü  böcek  uyanırken  mevsim aşklarıyla. &lt;br /&gt;                  son  bir  bakışla  uzaya  dağılmıştı  kalbine  sığmayan  imgeler,&lt;br /&gt;gördüm   ve  koştum  anlamın  ardından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sustum  ve  şiirler  yazdım  sayfalarca.  kalbime,  yokluğu&lt;br /&gt;sorduğunda  zaman,  oğlum  sözcükler  kovalamasın  baba.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;                                                                                  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                      -III-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                     ODA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kıkırdayan  sandalyeler  ve  masanın  ahşap  anaçlığı,&lt;br /&gt;tez  canlı  bir  kuş  olup  duvarlara  çarpan  heves.&lt;br /&gt;sıvalar  döküldükçe  kayıp  bir  alemin  gizlerini &lt;br /&gt;ele  verirdi  haritalar,  yağmurla  eşyalar  devinirdi,&lt;br /&gt;bir  doğaçlama  cambazı  olurdu  gölgeler, düşsel  bir  deniz&lt;br /&gt;uysallığı sinerdi  halılara. perdelerde  kıpırdanan  ruhlar  ve&lt;br /&gt;kitaplar,  sobada  yakılacakları  anı  bekleyen  sıra  sıra &lt;br /&gt;dile  gelmiş  hayat  eskizleri.  İki  adımla  sonsuzluğa&lt;br /&gt;koşardım,  serçe  ürkekliğiyle  bir  görünüp  bir  kaybolan&lt;br /&gt;annemin  gözleriyle  bakardım  küçük  dünyama.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;büyüdükçe  odalar  küçüldü.  duvarlar  beton,  eşyalar  dargın &lt;br /&gt;ve  ben  üzerime  kapanacağı  günü  bekliyorum  zamanın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                     -IV-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                ÇAMAŞIR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ıslak  bir  sıcaklık  ve  rendelenmiş  sabun  kokusu.&lt;br /&gt;annem  ışığı  beklemeyip  yıkamıştır  çamaşırları,&lt;br /&gt;sızılı  dizleriyle  çöküp  leğenin  başına.  sobanın&lt;br /&gt;etrafında  uzak  denizlerin  serinliğiyle  kuruyan  giysiler&lt;br /&gt;ve  uyanmak  rüyaların  tehditkar  ülkesinden  temiz&lt;br /&gt;bir  soluğa.  bilirdim,  yaz  gelip  de  konunca  otların&lt;br /&gt;ucuna,  rüzgâr  evcilleşecek  efil  efil  ve  salınarak&lt;br /&gt;bizi  terk  etmek  isteyecekti  çamaşırlar.  ben &lt;br /&gt;dayanamayıp  kirlerinden  arınmış  atletimin  çırpınışına&lt;br /&gt;mandalları  söküp  cebime  gizleyecektim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi  ne  zaman  bıraksam  kendimi  rüzgâra,  uçup&lt;br /&gt;azad  olmuyor  kalbim. demek  ki  kirliyim,  hâlâ  kirliyim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                        -V-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                  OYUNCAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;babam  bir  palyaço  olsun  isterdim.  susarken&lt;br /&gt;gülmeyi  becerebilen  bir  usta,  renkli  saçlarıyla&lt;br /&gt;sevinç  yumağı.  bir  kurşun  askerdim  hayatın&lt;br /&gt;sarıp  sarmaladığı,  seslerden  ve  kımıltılardan &lt;br /&gt;ayıklanmış  ve  dönüp  dolaşıp  sunulurdum  aşka.&lt;br /&gt;oyuncak  trenler  hep  sonsuz  bir  bozkırın  ortasında&lt;br /&gt;koşardı,  uzakta.  sapanlar  tutuşturulurdu  elime,&lt;br /&gt;ah  bilmezlerdi  kuşların  ve  çocukların  mülküydü&lt;br /&gt;gökyüzü.  cıvıltılara  sarınıp  maviyi  çağırmak&lt;br /&gt;gelmez  mi  kimsenin  aklına,  aşkla…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;oyun  bozuldu,  ölürken  oyuncaklardan  medet  umdu&lt;br /&gt;çocuklar  ve  balerin  anladı,  sustu  sonsuzluğu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                         -VI-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                     MUTFAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir  kuş  pencerenin  buğusunda  göğü  arar  ürkek&lt;br /&gt;tıkırtılarla,  annem  sabaha  kanıp  çay  demler. yeni&lt;br /&gt;başlayan  günün  ilk  sesleri,  kokular  ve  huzura &lt;br /&gt;kırılan  yumurtaların  tevekküle  çağıran  tadı.&lt;br /&gt;zaman  çöreklendikçe  hayatın  eksildiği  bir  sığınaktır&lt;br /&gt;mutfak,  ekmek  arası  oyuna  gidişlerin  ilk  durağı,&lt;br /&gt;her  akşam  kaynayan  tencerenin  tutuk  ritmiyle&lt;br /&gt;günah  çıkaran  bir  mabed. annemin  ellerinden &lt;br /&gt;hüzün  bulaşmıştır  her  köşeye,  sesler  yankısını&lt;br /&gt;yitirmiştir,  dualar  usulca  dökülür  havalandığı  yere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne  zaman  girsem  mutfağa,  huzura  acıkmış  bir&lt;br /&gt;çocuk  çekiştirir  annesinin  eteklerinden,  sessizce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                        -VII-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                    PENCERE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;rüzgâr  salkım  saçak  dolsun  içeri,  kuş  cıvıltılarının&lt;br /&gt;izi  var  camlarda,  silinmesin.  sokağın  seslerini  takıştırıp&lt;br /&gt;işveyle  salınsın  hayat  şiirlerde.  buğulara  çizdiğim&lt;br /&gt;mutlu  çocuklar  halaylarla  yükseldi  güneşe,  damlarda&lt;br /&gt;gökyüzüne  yaklaşmanın  şaşkınlığı  var.  sanki  eğilip&lt;br /&gt;uzansam  soluyan  bir  deniz  değecek  ellerime,  dilimden&lt;br /&gt;çekilecek  ağaçların  yağmura  inanan  suskunluğu.  kış&lt;br /&gt;boyunca  anlatılmış,  saklanmış  masallar  çağrılı  melekler&lt;br /&gt;misali  uçuşsun  Kaf  Dağı’nın  ardına.  akşam  inince&lt;br /&gt;annem  saçlarını  salacak  pencereden  geleyim  diye  yanına&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ah,  nasıl  da  içime  dönüyor  pencereler,  anlamın  kıyısında.&lt;br /&gt;hayat  buğulanıyor,  oysa  ruhum  dışarıda,  hep,  uzakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      &lt;br /&gt;                                   -VIII-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                               BALKON&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gördüm,  melekler  uçuştu  kucağından  ışık  düşünce.&lt;br /&gt;çamaşırlar  kanatlandı,  rüzgâr  ağaç  kokularıyla  indi &lt;br /&gt;sokaklara.  gördüm,  bir  çocuktu  camlara  dokunurdu&lt;br /&gt;paslı  avuçlarıyla,  geceye  terkedilmiş  bir  sözcüktü  o,&lt;br /&gt;söylenmiş  ve  koyulmuş  hayatın  dışına.  korkuydu &lt;br /&gt;tehditkâr  parmaklar  sallanarak  çocuğa  aktarılan.&lt;br /&gt;olur  da  meleklerin  ardından  uçardı  terkisinde  küçük&lt;br /&gt;bir  solukla.  boşluğa  uzanmıştı  çığlığı, yarı  yolda  donup&lt;br /&gt;şefkat  umuduyla.  gördüm,  kuşlardı  dostu,  gün  aşırı&lt;br /&gt;uğrayıp  uzak  iklimleri  şakıyan  kuşlar,  onlar,  yalnız  onlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uçmayı  öğretmek  için  ne  zaman  balkona  çıksam,  gözleriyle  sarılır&lt;br /&gt;analar  çocuklarına  ve  melekler  uçuşur  yalnızlığın  kucağından&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                      -IX-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                       EV&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sesler  eşyaya  dönsün  diye  şiirler  okudum,  sıcaklık&lt;br /&gt;sürdüm  her  köşeye,  avuçlarımdaki  zamanı  ekledim&lt;br /&gt;duvarlara.  yeni  bir  ev :  yabani  atlar  kadar  hırçın,&lt;br /&gt;alışkanlıklarını  arayan  bir  yankılar  girdabı,  yılkının&lt;br /&gt;uçsuz  bozkırını  özleyen  terkedilmiş  bir  emektar.&lt;br /&gt;şarkılar  söyledim  anneme  sarılarak,  babamla  konuştum,&lt;br /&gt;sokaklardan  oyun  aşırdım  kardeşlerimle,  kırgın  ruhunu&lt;br /&gt;seslerle  onarsın  diye. dizilen  her  eşyayla  duydum&lt;br /&gt;uysal  soluğunu,  biriken  anlarla  ve  etine  yapışan &lt;br /&gt;şen  kahkahalarla. dokundum  çoğalsın  için  düşlere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;artık  gölgeler  yürüyor  duvarlarında.  vicdanın  kara &lt;br /&gt;sarmaşığına  dolanmış,  vurulacağı  günü  bekliyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                       -X-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                    BAHÇE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;eşiğe  çıkar  çıkmaz  hayatı  kaplayan  ıhlamur  ağacı&lt;br /&gt;ve  portakal  çiçeği  kokusu :  uçucu,  beyaz…  annem&lt;br /&gt;sabahın  hayrına  güvenip  vahşetin  izlerini  tarıyor&lt;br /&gt;adaklı  saçlarımdan,  oysa  bilmiyorlar,  vurulan  serçenin&lt;br /&gt;kanı  parmaklarımdan  damlıyor.  babam  susuyor&lt;br /&gt;çizgili  pijamasının  içinde,  elinde   fırlattığı  taştan&lt;br /&gt;geriye  kalan  ilk  sapanım.  ağaçlar  susuyor,  rüzgâr&lt;br /&gt;çekiliyor  yaprakların  telaşından,  kokular  sönüyor.&lt;br /&gt;eğilip  gölge  topluyor  dardağan  ağaçları,  zerdaliler&lt;br /&gt;gözlerimin  izini  siliyor  dallarının  kıvrımlarından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;üç  yaşıma  gelip  de  saçlarım  kesilirken  dönüp  gülümsüyorum&lt;br /&gt;bahçeye,  ıhlamur  dayanamayıp  çiçek  döküyor  avuçlarıma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                      -XI-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                   SOKAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gecenin  avlulara  sokulan  masumiyeti  süpürülür&lt;br /&gt;güneşe  ayaklarını  uzatan  uykulu  çocuklar  eşiklerde&lt;br /&gt;otururken  ve  rüyalar  bir  türlü  toparlanamayan&lt;br /&gt;ezgileriyle  çekilip  gider  Araf’a.  belleğin  açılan&lt;br /&gt;yaralarına  hücum  eden  ilk  duygu  huzurun  yokluğudur.&lt;br /&gt;güne  dayanamayan  çocuklar  getirip  koyarlar  yüreklerini&lt;br /&gt;annelerinin  ayak  uçlarına,  bırakıp  şarkılarını  oyunların&lt;br /&gt;kaygısız  dünyasında.  derken  bir  kuş  öter  pasın  demirin&lt;br /&gt;arasından,  kim  bilir  nereden  ağız  dolusu  bir  gülüş &lt;br /&gt;duyulur  ve  koşturur  tahta  atlar  sokakların  dargın  ırmağında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ucu  denize  açılsa  tüm  sokakların,  kâğıt  gemilerle  selam  gönderse&lt;br /&gt;                  çocuklar,  geride  bir  avuç  gülüş  bırakmış  akranlarına&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                       -XII-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                      PARK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şefkatin  elinden  tutup  toprağı  tanıdığın,  kuş  gölgelerini &lt;br /&gt;izlediğin  günler  geride  kaldı.  bir  direniş  yumruğu  gibi&lt;br /&gt;sıyrılıp  betonun  içinden  kuşlarını  sayıyordu  park,  ikindinin&lt;br /&gt;zamanı  avlayan  boşluğunda.  geceleyin  bir  hayvan &lt;br /&gt;soluyordu  kuytularında,  sapkınlığı  kutsayan  bir  yara,&lt;br /&gt;                  hırıltıların  karanlığı  çizgileyen  salyaları. aşka  yenilip&lt;br /&gt;                  ilk  şiirini  burada  yazmıştın,  güneşli  bir  gün,  türlü  çiçeklerin &lt;br /&gt;                  türlü  ağaçların  kalabalığında.  Fransızların  geride  bıraktığı&lt;br /&gt;                  kurtarılmış  bir  bölgeydi, ışığa  sarılı  aşklardan  soyunup  karanlığa                                                                                                                                                         &lt;br /&gt;güvenen  ucube,  kendini  azaltan  arkaik  bir  dua...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;apartman  boşluklarından  kaçıp,  rüzgâra  koşan  çocukların&lt;br /&gt;bahçesiydi  oysa.  karanlık  düşmesin,  kuşlar  uyumasın  bütün  gece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                     -XIII-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                    IRMAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ey  kalbim,  göğsünde  ırmak  ninnileyen  şehirlerdi&lt;br /&gt;senin  yazgın. yokluğun  ve  buhranın  mabedi  Adana,&lt;br /&gt;annenin  endişeli  gözleriyle  gördüğün  o  yağmalanmış&lt;br /&gt;hayâl.  ve  Antakya,  aşkın  uslanmaz  mekanı,  düşlerin&lt;br /&gt;solmadığı  vaha. ey  kalbim,  karanlığa  oyulmuş  çamurlu&lt;br /&gt;bir  akışkandı  Asi,  eğilip  hüznü  söyledin  ve  savurdun&lt;br /&gt;günlüğünün  yapraklarını  suyun  vicdanına.  unutmak &lt;br /&gt;adına  zamanı  mayaladın  ırmağa.  oysa  denize  koştu &lt;br /&gt;imgenin  yaralı  soluğu,  kıyılara  vurdu  sesin, usul  usul&lt;br /&gt;arayıp  kuma  dağıldı  hücrelerine  yürüyen  safra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çocuktun,  suya  kesmiş  masallar  sanırdın  ırmakları,  balıkçı&lt;br /&gt;türküleri  salınırdı  rüzgârın  ele  avuca  sığmaz  aksanında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                        XIV&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                      ŞEHİR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hızın  büyüsüne  kapılıyor  sesler,  eşya  ağıyor.&lt;br /&gt;duruyor  içimdeki  kadranın  kıpırtıları.  lambaları&lt;br /&gt;patlak  sokaklardan  neon  yanığı  bulvarlara  düşüyorum.&lt;br /&gt;cismin  yadırgadığı  bir  yokluğum  şimdi,  gölge  bile&lt;br /&gt;yaratamayan  bir  siluet.  artık  her  şey  ona  yetişmeye&lt;br /&gt;çalışıyor,  aşkın  göçebe  ruhuna.  nesne  etime  gömülüyor,&lt;br /&gt;renkler  doluşuyor  boşluğa.  arzuyla  dokunup  can  vermişti &lt;br /&gt;etime,  bakışlarıyla  çizmişti   bedenimin  kıvrımlarını,&lt;br /&gt;konuştukça  sözcüklere  kavuşmuştu  sesim.  artık  her  şey&lt;br /&gt;ona  yetişmeye  çalışıyor,  akıl  almaz  bir  hızla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çöle  konmuş  bir  ışık  yumağıydı  şehir,  sokakların&lt;br /&gt;koştuğu  bir  panayır  yeri. yıkıldı  her  şey  yiten  bir aşkla&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                       -XV-&lt;br /&gt;                             &lt;br /&gt;                                                   GÖKYÜZÜ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yapraklar  arasında  bulup  bulup  yitirdiğim  kamaşma.&lt;br /&gt;sokağın  döküldüğü  o  devasa  deniz,  kanatların  dokunduğu&lt;br /&gt;uçucu  rüya.  kuşlar  korkmaz  mı  boğulmaktan,  yıldızların&lt;br /&gt;kıyısından  kalyonlar  geçer  mi  bulutları  dağıtan  kürek&lt;br /&gt;vuruşlarıyla,  gökkızı  var  mıdır  maviliğe  gizlenmiş,&lt;br /&gt;güvercinler  kime  dans  eder  sürü  sürü,  efil  efil ?&lt;br /&gt;annem  gökyüzünü  avuçladıkça  bilirdim, yağmura&lt;br /&gt;keserdi  gözleri,  mavi  bir  su  damlardı  parmaklarının&lt;br /&gt;ucundan.  her  sabah  uyanır  da  bakardım,  saçlarımda&lt;br /&gt;sıcacık  bir  kuş  teleği,  bulutlar  geçerdi  şaşkın  bakışlarımdan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;vurulup  da  gökyüzüne  düşen  bir  kuş  olsa  kalbim,&lt;br /&gt;uçurtmaların  arasında  ağan  usulca,  suskun  ve  dingin…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-6652775460461583451?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/6652775460461583451/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=6652775460461583451' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/6652775460461583451'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/6652775460461583451'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2008/02/huzura-dua.html' title='HUZURA DUA'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-7451165570412009768</id><published>2008-02-28T12:39:00.001-06:00</published><updated>2008-02-28T12:42:04.339-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='SORUŞTURMALAR'/><title type='text'>AL GÜLÜM VER GÜLÜM HİKAYESİ</title><content type='html'>AÇILIM:GENÇ  ŞAİR,  GENÇ  ŞİİR  YAZABİLİYOR  MU ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                              &lt;br /&gt;            Yaşanılan  anın  şiire  layık  gördüğü  manzarayı  çizmek  gerekiyor  her  şeyden  önce.  Görünen  manzara  pek  de  iç  açıcı  değil. Otuz  iki  yaşındayım.(Bu  yaşa  kadar  aldığım  ödüller  ve  yayınlanmış  ürünlerim  göz  önüne  alındığında) genç  bir  şair  sayılırım  ben de.  Ustaların  birçoğunun  ortak  kanaati  gereğince  suçluyum.  Yeni  nesil  çıtayı  yükseltecek  şiir  yazamıyorsa  bu  durumda  benim  de  payım  var. Bu  noktada  şunu  da  sormak  gerek  sanırım.  Seksenli  yıllara  sarkan  ustalardan  kaç  tanesi  yeni  açılımlar  yapabildi  şiirde ? Yüz  yıl  sonrasına  (şiirin soluğu  yeterse)  yetmişli  yıllarda  kendini  bulup  günümüze  ulaşan  şairlerden  kaçı  kalabilecek ?&lt;br /&gt;            Şiirin  içine  düştüğü  durum  ortada. Yediden  yetmişe  herkes  ahkam  keser,  herkesin  şiir  üstüne  söyleyecek  bir  şeyleri  vardır  mutlaka.  Sokaklarda  hayatında  iki  şiir okumamış   şiir  teorisyenleri  dolaşır..  Medya  maymunları  şiir  krallığını  ilan  eder. Bar  entelleri  tel  çerçeveli  gözlükler  ardına  sığınıp  usul  usul  viski  yudumlayarak  ithal  poetikalar  üretir  ve  ertesi  gün  unutur  her  şeyi. Kafe  ve  kahvehane  filozofları  pos  bıyık,  sakal  ve  boğazlı  kazak  duyarlığıyla  yetmişli  yılları  diriltmeye  çalışır. İlahiden  bozma,  cennetten   arsa  garantili  manzumeler  dizilir  çağdaş  tekkelerde.  Yayınevleri  şairi  adam  hesabına  bile  almaz…  Dergiler,  kitaplar  ortada  kalır…  Sanırım  bu  manzarada  örnek  alıp  okuduğumuz,  ne  yazarlarsa  yazsınlar  saygı  duyduğumuz  büyüklerimizin  de  payı  var.&lt;br /&gt;            Evet,  doğrudur.  Seksenli  yıllarda  doğan  ve  bu  yıllarda  çocukluğunu  ve  gençliğini  yaşayan  nesil  usta  işi  bir  beyin  boşaltma  operasyonundan  geçirildi.  Kendimizi   bildiğimizden  beri  televizyonun  karşısındayız. Siyah – beyaz  televizyonların  son  yıllarında  mükemmel  Amerikan  ideolojisini  enjekte  eden  Noel  dizileri  ve  filmleriyle  büyüdük.  Siyasi  bir  kimlik  edinemedik  hemen.  Bir  tek  zeytini  birkaç  lokmada  yemeye  çalışırken  sitcomların  çeviri  esprilerini  anlamaya  çalıştık. Seyrettiğimiz manzarayla  içinde  yaşadığımız  hayatın  çelişkilerini  anlamlandırmaya  çalışarak  bocalayıp  durduk. Ama  en  azından  TRT’nin  yayın   saatini  beklerken  kitap  okuyabiliyorduk. Özel  televizyonların  seviyesizlik  bombardımanı  altındaki  doksanlı  yılların  çocukları  ise  bu  fırsatı  bile  bulamadı. Amaçsız,  ideolojisiz,  hayalsiz  bir  beyin,  kaos  ve  içe  doğru  kaçış… Hayatla  uzlaşamamak  ve  içe  kapanmak,  sanal  bir  dünyanın  metalik  yankısıyla  imge  düşürmek…  Sanırım  yeni  neslin  şiirini  tam  olarak  bu  cümlelerle  ifade  edebiliriz.     &lt;br /&gt;            Genç  şair  ne  yapar  eder  de  kendini  var  eder ?  Hele  bir  de  taşradaysa,  İstanbul’un  feodal  şatolarına  uzaksa… Ortada  okunup  okunmadığı  bile  belli  olamayan  dergiler  varsa  (bunlardan  çoğu  yirmi  dergi  sat,  bir  şiirin  yayınlansın  anlayışındaysa)  yayınevleri  şiiri  dışlamışsa, ustalar “benden  sonrası  yok”  tavrındaysa  ve  bütün  köşe  başları  tutulmuşsa  şiiri  nasıl  sahiplenir  genç  şair ? En  kısa  yol   “ yanaşma “  mantığı mı? Asaf  Halet  Çelebi’yle  Behçet  Necatigil  (emeklerini  saygıyla  anıyorum) kırması  şaircikler  yaratmaya  çalışan,  günümüzün  Yahya  Kemal’i  olmaya  yeminli  ustalara  mı  yanaşmalı,  yoksa  Yves  Bonefoy ‘u  milli  şairimiz  farz  eden   Paris  beyefendisi  asilzadelere  mi ?  Yani  ya  kırklı  yıllardan  ses  veren  Divan  şiiri  müsveddesi  şiirler  yazacaksınız  ya  da  Avrupa’dan   doktoralı   asilzade  bir  genç  olacaksınız…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            Genç  şair  ne  yapar   eder  de  onaylatır  şairliğini ?  Önemli  dergiler  de  sıkı  şiirler  yayınlatarak  mı ? Hatırı  sayılır  ödüllerden  birini  ya  da  birkaçını   alarak  mı ?  Hayır,  hiçbiri  değil. Önemli  bir  dergiyi  ya  da  yayınevini  parsellemiş  bir  ustanın  kapı  kulu  olacaksınız. Bu  usta   allayıp  pullayıp  İzmir’in  güzel  kuşları (?!)  gibi  salıverecek  sizi  ödüllere,  dergilere  ve   kitaplı  şairler  kervanına. Genç  şair  ne  yazıyor,  nasıl  yazıyor kimin  umurunda. Bu  sistem  Zafer  Erkin  Karabay  gibi  gençliğinden  daha  büyük  şiirler yazan  bir  şairi  harcamıştır.&lt;br /&gt;            Genç  şair  ne  yapar  eder  de  kitaplaştırır  dosyalarını?  Zaten  şiir  yayınlayan  birkaç  yayınevi  de  parsellenmiştir. Şairin  elindeki  dosya  ödüllü  olsa  da  boşunadır  çabası. Tek  bir  çaresi  vardır. Bu  yoldan  sebeplenen  yayınevi  görünümündeki  ticarethanelere  (Allah  şairlerden  razı  olsun,  şiirin  içler  acısı  hali  yağlı  bir  sektör  yaratmış  durumda)  gidip  bastırır  parayı,  sonra  birkaç  koli  kitap  alıp  evine  döner. Konu  komşuya  hediyelik, evlere  şenlik,  sobada  yakmalık  kitapları  imzalaya  imzalaya  dağıtır  sonra.&lt;br /&gt;            Bu  çürümüş  sistem  genç  şaire,  al gülüm  ver  gülüm  mantığının  dışında,  ahbap  çavuş  ilişkilerinin  uzağında,  pohpohlama  mekanizmasının  aldatıcı  hediyelerinden  başka  ne  gibi  alternatifler  sunmuştur ?  &lt;br /&gt;            Genç  şair…Genç  şair…  Gelelim  meselenin  düğümlendiği  noktaya. Bir  özeleştiri  süzgecinden  geçirelim  kendimizi.   Hatırı  sayılır  bir  sermaye  dergisinde  yer  alan  bir  söyleşi  geldi  aklıma.  Sanırım  beş  yıl  önceydi. Bangır  bangır  bağırıyordu  genç  şair  ve  yazarlar. “Ders  çalışmamız  lazım!”  diyorlardı, “Ders  çalışmamız  lazım !”  Türk  edebiyatını  bir  kalem  de  silip  her  şeyi yeni  baştan  ele  almaya,  her  şeyi  yeni  baştan  yaratmaya   kararlı  görünüyorlardı.  Hepsi  de  okumuş  yazmış,  Avrupa - Amerika  görmüş  gençlerdi  sanırım.  Deneysel  şiirlerinden  bahsediyorlardı,  romanı,  öyküyü  yerden  yere  vuruyorlardı. Yadırgamıştım. Düşünüyorum  da  aradan  bunca  zaman  geçmesine  rağmen     bir  arpa  boyu  bile  yol  alınamadı.  Sanırım  yeterince   ders  çalışılmadı. Genç  şair  hala  yerinde  sayıyor  olsa  gerek.  Zaman  akıp  gidiyor  işte. Manifestolar  hazırlandı,  dergiler  yayınlandı,  dergiler  kapandı. Kimi  genç  şaircikler  doğumhane  kapısından  uzatılan  bebekler  gibi  edebi  dünyaya  sunuldu. Kimi  unutuldu,  kimi  ite  kaka  emeklemeye  çalıştı… &lt;br /&gt;            Her  şeyden  önce  ait  olduğu  toplumun  şiirini  ne  oranda  özümsemiş  durumda  genç  şair ?  Kendi  diline  usta  işi  bir  çabayla  hakim  olabilmiş  mi ?  Şiiri  şiir  yapan  unsurları,  biçimi  ve  içeriği  örgüleyen  ögeleri  çözümleyebilmiş  mi ? Edebi  sanatlardan  haberi  var  mı  örneğin? İmla  kurallarını  ve  noktalama  işaretlerini  tam  anlamıyla  kavrayabilmiş  mi ? Türkçenin  mantığını  bozmadan,  bir  kelimeden  nasıl  bir  başka  kelime  türetilir ? Bunları  biliyor  mu  genç  şair ? Sırtında  dağ  gibi  bir  kambur  oluşturan  geleneği  özümseyebilmiş  mi ?  Hâlâ  aşılamadığına  inandığım   “Divan  Şiiri”nin  sonsuz  dünyasına  girebilmiş  mi?  Mazmunların  büyülü   boyutlarını  keşfedebilmiş  mi?  Yalnızca  Nazım  Hikmet  okuyarak;  yalnızca  Ahmet  Arif,  Ece  Ayhan, Ümit  Yaşar  Oğuzcan  hatmederek; yalnızca  Rimbaud,  Rilke,  Neruda  ezbeleyerek  şair  olunamayacağını  anlayabilmiş  mi ?  “Divan  Şiiri”nden  başlayarak  isim  isim,  dönem  dönem  okuyarak  kendi  şiirinin  gücünü  takdir  edebilmiş mi  genç  şair ?  Her  şeye  rağmen, sistemin  metalikleştirdiği,  renksiz  ve  kokusuz,  duygusuz  kılmaya  çalıştığı  ayrıntılarda  hayatın  sıcaklığını  yakalayabilmiş  mi ?&lt;br /&gt;            Deneysel  tuzakların,  suya  yazılan  pohpohlamaların,  üstü  örtülmeye  çalışılan  değerlerin,  metalin soğuk  temasının,  sanal  muhabbetlerin,  internet  dilinin,  teknobarlarda  çatılmış  poetikaların  uzağında  kendi şiirini  kurabilmeli  genç  şair. Hayatın  sıcaklığını,  anlamın  temiz  mecrasını  ve  ritmin  çocuk  yanını  kaybetmemeli.  Bu  nedenle  “ders  çalışılmamalı (?!)”,  şiir  çalışılmalı  ve  hayatın  uzağına  düşmeyen  yeni  bir  ses  bulunmalı ve  zamanın  en  usta  seçici  olduğu  hiçbir  zaman  unutulmamalı. &lt;br /&gt;            Genç  şair, festival  festival  gezip  ucundan  kıyısından  sebeplenen,  imgenin  son  peygamberi  gibi  ortalıkta  dolaşıp  komplekslerini  tatmin  eden  şair  müsveddelerinin  (samimi  emekçileri  saygıyla  anarak)  tekelinden  kurtarmalı  şiiri.&lt;br /&gt;            Doğrudur,  genç  şair,  imkansızlıkların  kıskacında  bocalayarak  kimi  zaman  yaşından  daha  eski  şiirler  yazıyor. Kimi  zaman  da  uzay  çağını  yakalama  hevesiyle  (sanal  bir  dilin  anlamı  barındıramayacak  kadar  sığ  tuzaklarına  düştüğünü  fark etmeyerek)  yüz  yıllar  ötesinden  ses  vermeye  çalışıyor. İşin  garip  tarafı,  yazdığı  bu  eciş  bücüş  şiirlerle  ne  geçmişe  dahil  olabiliyor  genç  şair,  ne  şimdiye  ne  de  geleceğe.  Sürgit  bilinçsiz  bir   arayış,  tutanın  kendi  tarafına  çektiği  bir  çırpınma  nöbeti,  ilgisizliğin  doğurduğu  yoğun  bir  kırılganlık  psikolojisi  ve  çıkarların,  saygının,  çekingenliğin  yarattığı  “kral  çıplak”  diyememe  ezikliği  ve  nihayetinde  taşranın  uzak  köşelerine  çekilmiş  koskoca  bir  “hayaliçalınmışgençihtiyarlar”  ordusu…&lt;br /&gt;            Durum  budur.  Bu  nedenle  şahsım  adına  yaşadığımız  dönemde  değerlendirmeyi  reddediyorum.  Türk  şiirinin  devasa  mecrasında   bir  toz  zerresi  kadar  bile  olsa  yeşerteceğim  bir  mekan  yaratabilirsem  ne  mutlu  bana.  Gerisi  al gülüm,  ver  gülüm  hikâyesi…&lt;br /&gt;                                                                                           MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;                                                                                &lt;br /&gt;                                                                                              Patika Dergisi, Sayı:56&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-7451165570412009768?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/7451165570412009768/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=7451165570412009768' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/7451165570412009768'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/7451165570412009768'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2008/02/al-glm-ver-glm-hikayesi.html' title='AL GÜLÜM VER GÜLÜM HİKAYESİ'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-2441106701288239343</id><published>2008-02-28T12:33:00.001-06:00</published><updated>2008-02-28T12:36:03.683-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='SORUŞTURMALAR'/><title type='text'>FİYAKALI ŞAİRE FİYAKALI SÖZCÜK YAKIŞIR</title><content type='html'>AÇILIM: ŞAİRLERİN VAZGEÇEMEDİĞİ  SÖZCÜKLER…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            E  dergisinin  30.  sayısında (2001)  Vahşet  ve  Karmaşa  adlı  şiirimi  yayınlamıştı  Orhan  Alkaya. Yaptığı  değerlendirmede  genç  şairin  sözcük  seçimi  arayışına  dikkat  çekmişti.  Şiirde  yer  alan  “katedral  yıkılıyor, kuşlar  sığmaz  oluyor  gökyüzüne”  dizesini  irdelerken,  sözcük  seçimindeki  samimiyeti  sorguluyordu  aslında: “…yıkılan  ‘katedral’  Eliott’a  bir  gönderme  mi, yoksa  fiyakalı  bir  ses  için  mi  şiire  girdi,  karar  veremedim.”. Üstadın  tespiti  doğruydu. Eliott’tan  bihaberdim  ve  fiyakalı  olsun  diye  kullanmıştım  “katedral”  sözcüğünü. Sonraları  da  birçok  şiirime  iliştirdim  “katedral”i. Zihnimde  çizgilenen  bir  manzaranın  dile  gelişiydi. Kutsiyetin, ıssızlığın  ve  başka  iklimlere  özlemin  yarattığı  bir  imge… Fiyakalıydı  üstelik.   &lt;br /&gt;            Süreç  içinde  oluşan  dosyalarda  da  birçok  sözcük  edindim  kendime. Dosyanın  içeriğine  ve  ruh  halime  göre  su  yüzüne  çıkıp  geri  kaybolan  sözcükler. “Anne”  sözcüğünü  çok  yinelediğimi  fark  ettim  bir  ara. “Baba,  sabah, rüzgar, devasa, iklim, ses, el,  yüz,  huzur…” gibi daha  birçok  kelime  gelip  yapıştı  yakama. Bunlar  içinde  en  belalısı  da  “devasa”  sözcüğüydü. Nasıl  bir  psikolojinin  ürünüdür? Bilinmez. Dönüp  dolaşıp  buldu  beni. Üstelik  içerdiği  anlamı  çok  yıprattığımın  da  farkındaydım. Mekanın,  zamanın  ve  hayatın  dar  kalıplarına  sıkışmış  bir  benliğin  sonsuzluk  arayışıydı  belki  de. Hâlâ  şiir  serüvenimin  yarattığı  mozaikte  sek  sek  oynar  gibi  ara  ara  üstüne  basıp  durduğum  sözcükler  soluk  alıp  veriyor  içimde,  ama  hepsi  de  benliğime  yuvalanan,  çağrışımlarıyla  ve  anlam  katmanlarıyla  zihnimde  manzara  çizen  sözcükler.&lt;br /&gt;             “Sabah”  sözcüğü  çocuklukta  yaşanmış  bir  anın  huzuru  tanımlayan  çağrışımıyla  gelir  bana: Sıcak  bir  Adana  gecesinden  sonra  serin  bir  sabah  vakti. Yatağın  içinde  oturup  evreni  dinleyen  bir  çocuk… Cıvıldayan  kuşlar,  sokakta  yankılanan  ayak  sesleri, uzaktan  uzağa  duyulan  araba  homurtuları,  harlanan  bir  alev  gibi  parlayıp  sönüveren  bir  bebek  ağlaması  ve  mutfaktan  gelen  tıkırtılar… Annenin  usul  usul  dolanarak  varlığını  duyumsatması  ve  yeni  doğan  güne  bağlanan  umut,  huzur,  inanç. Sözcüğün  her  yinelenişinde  aranan  ve  özlenen  an… Şiirime  ısrarla  yuvalanan  birçok  sözcük,  kurgulanmaya  çalışılan  bir  leitmotiv  mantığıyla  çıkmıştır  karşıma.&lt;br /&gt;            Çağrışımıyla  benliği  anlamlı  kılan  sözcükler,  yalnızca  genç  şairin  serüveninde  yer  almıyor. Ustalardan  aklıma  ilk  gelen  isim  Hasan  Hüseyin. Dönüp  dolaşıp  “şafak”  sözcüğüne  uğrar  kimi  zaman  ve  bir  şiirinde  bu  duruma  şöyle  değinir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        “nedendir  bilmiyorum&lt;br /&gt;                        ağlamak  istiyorum  her  şafak&lt;br /&gt;                        şafakta  mı  doğmuşum&lt;br /&gt;                                               anam  bile  bilmez  belki&lt;br /&gt;                        şafakta  mı  kurtulmuşum &lt;br /&gt;                                               ipten  kazıktan&lt;br /&gt;                        şafakta  mı  asmışlar  sevdiklerimi&lt;br /&gt;                        şafakta  mı  boğmuşlar  çocukluğumu&lt;br /&gt;                        diş  sıkmaktan  çok  mu  güzel  ağlamak”  &lt;br /&gt;                                                                               (Şafak Ağrısı-Haziranda Ölmek  Zor)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            Şair,  imgenin  görsel  dünyasından  yola  çıkarak  zamanın  kördüğümü  arasından  anlamın  ucunu  bulmaya  çalışır. Bir  nevi  atmosfer  yaratma  çabasıdır  bu. Dede  Korkut  Hikayeleri’nde  tekrarlanan  “Salkım  salkım  tan  yelleri  estiğinde”  sözcük  grubunu  bu  noktada  anımsamak  doğru  olur  sanırım.&lt;br /&gt;            Yinelenen  sözcük  sendromu  ‘Divan  Şiiri’ndeki  mazmun  terbiyesinin  bir  uzantısı  mıdır? Sanmıyorum. Günümüz  şiirinin  aktığı  mecrada  mazmunlar  işlevini  yitirmiştir  artık. Kimi  zaman  da  yinelendiği  halde  şairiyle  örtüşemez  sözcükler.’Divan  Şiiri’nin  kapalı  devre  mantığı  içinde  anlam  bulan,  ‘Halk  Şiiri’nin  taze  yapısında  diriliğini  yitirmeyen  kimi  sözcükler,  günümüz  şiirinin  faklılaşan  sesinde  sırıtır: Gül,  bülbül,  hüzün, keder,  servi,  hazan, gurbet, sevda, turna, dağ, hicran,  hasret… gibi. Daha  da  fazla  uzatılabilir  bu  liste. &lt;br /&gt;            Bazen  de  bir  sözcüğün  çağrışım  değerine  dönüşür  şair. Şair  çok  yinelemese  de  sözcük,  işçisinin  kimliğini  çağırır. “Andaç”  denilince  Ahmet  Oktay  gelir  aklıma, “şafak”  denilince  Hasan  Hüseyin. Çayırkuşu  Sina  Akyol’a  götürür  beni, “ahşap”  Haydar  Ergülen’e. Hüseyin  Ferhad  “Şaman”ın  göstergesidir. Limon  ağaçlarının  çiçekli  kokusu  Hasan Şimşek’i  anımsatır. Bu  durum  şairin  yaratı  gücüyle  açıklanabilir  ancak. İmgenin  odağındaki  nesne  şairle  özdeşleşir,  fakat  bu  algı  kişiden  kişiye  de  farklılık  gösterebilir.&lt;br /&gt;            Bu  noktada  fikir  sağanağını  dindirmek  ve  konuyu  toparlamak  gerekiyor  sanırım. Tekrarlanan  sözcük  şairine  yakışıyor,  çağrışımlarıyla  yeni  bir  gerçeklik  yaratıyor  ve  yaratıcısıyla  hemhal  oluyorsa  bu  usta  işi  bir  sözcük  seçiminin  sonucudur  ki   bu  maharet  günümüzün  çok  az  şairine  nasip  olmuştur.Yazının  başında  da  belirttiğim  gibi  fiyakalı  olsun  diye  ya da  sözcük  dağarcığının  kıtlığı  nedeniyle  sahiplenilen  sözcükler  acemiliği  ve  tembelliği  imliyor. Bu  olumsuz  manzarada  deneysel  şiir  çabalarının  da  bir  katkısı  olduğunu  düşünüyorum. Şair  dile  hükmetmelidir  düsturuyla  Türkçenin  mantığına  uymayan  sözcükler  türetilip  sonra  da  bu  sözcükler  “ben  buldum!”  edasıyla  sık  sık  kullanılıyorsa  trajikomik  bir  yanlışlık  yapılıyor  demektir. Bu  yanılgının  da  örneklerini  görmek  mümkün. Yaşadığımız  şiirin  sözcük  sorunu,  tembelliğin,  kıt  sözcük  dağarcığının  ve  bir  şekilde  farklı  olma  hevesinin  bir  sonucudur. Usta,  hevesli  kalabalıktan  ayrılıyorsa  bu  hüneri  sayesindedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                  MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                      Patika Dergisi, Sayı:60&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-2441106701288239343?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/2441106701288239343/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=2441106701288239343' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/2441106701288239343'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/2441106701288239343'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2008/02/fiyakali-aire-fiyakali-szck-yakiir.html' title='FİYAKALI ŞAİRE FİYAKALI SÖZCÜK YAKIŞIR'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-1050876132948571346</id><published>2008-02-27T06:51:00.002-06:00</published><updated>2008-02-27T07:00:26.937-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>HOŞÇA  KAL  SESİ</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;                                            “Atom  Bombası  Çocukları  için…”&lt;br /&gt;           &lt;br /&gt;                           &lt;br /&gt;rüzgâra  çırpınan  yaprağın  kırılan  soluğu  ve  boyun eğiş,  şaşkın  bir  ağırlıkla  yığılan  ruh… suya  düşen  ışığın  küle  çarpan  çığlığı…eşyâyı  anlamak  zamanla  mümkün,  uzağı  konuşmak  pencere  camlarından,&lt;br /&gt;zamanı  avuçlamak  sızlayan  dizlerde  ve  günlerin  leşiyle  sevmek  hayatı… ânı  eşeleyen  atların  köpüğünde  duymak  kaybın  savrulan  sıcaklığını… &lt;br /&gt;                       &lt;br /&gt;acıya  dokundukça yaşlanıyor  insan… çürümek  zamanından  önce, &lt;br /&gt;çürümek  yirminci  yüzyılda  doğmanın  bedeli… günahın  kara  damgası  oyulur  kolumda: ölü  çocuklardan  miras  bir  aşı  izi…limon  çiçeği  kokuyor  avuçlarım,  parmaklarımda  titreyen  semah  sabrın  sarkacı, baktığım  her  yanda  çırpınır  sönmüş  hayatların  andacı… duâlar  yapışır  avuçlarıma…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mevsim  olup  şiirime  dökülen  üşüme  güze  ait,  yorgun  bir  ırmağın &lt;br /&gt;hoşça  kal  sesi  ve  kaybedilmiş  sevgililer  eksik  gülüşleriyle. aldanmak&lt;br /&gt;bilgeliktir  diye  fısıldayan  tanrılar,  tökezlemiş  seslerin  arasından; masal&lt;br /&gt;bekleyen  çocukların  gökyüzüne  dönük  kara  gözleri… tükenmek  pas  tutmamış  kadranların  telâşında, tükenmek  henüz  yazamadan  vahşeti…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;koparılmış  çığlıkların  yanık  izleri  açıyor  her  sabah  kuşların  sustuğu&lt;br /&gt;yerde, alevlerin  dinmemiş  hıncı  ve  kükreyerek  saçılan  metal  hırıltılar&lt;br /&gt;savruluyor  dört  bir  yana. suya  düşen   çiçek  toza  kesiyor, çocuk&lt;br /&gt;gözleri  akıyor  betonun  kursağına. parçalanıyor  kolonlar, ağaçlar  kapanıyor  salıncakların  âhına. ufalanan  sözcükler  toprağa  damlıyor  usul usul…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;toprağa  vuran  güneşle  kımıldanıyor  hayat, bir  karıncanın  sırtına &lt;br /&gt;yükleniyor  dünya. saralı  parklara  ilişiyor  yalpalayan  ruhum, torunlarının &lt;br /&gt;peşinde  hayatı  yakalamaya  çalışıyor  ihtiyarlar, rüzgar  terli  bir hırsla   toprağı  eşeliyor. dingin,  her  şey  sonsuzca  dingin…oysa  derinlerde  inleyen  bir  alaşım  sızıyor  içime,  kan ve  sorgu,  yıkım  ve  susku, etleniyor  yine…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ilkin  çocuklar  görüyor  göğe  oyulan  vebayı. uçurtmalar  ve  kuşlar  için&lt;br /&gt;gökyüzüne  vurulan  çocuklar. eriyor  eşyâ,  ayrılan  uzuvların  başı boş &lt;br /&gt;savruluşu  dağılan  manzaraya. son  çırpınışları  bebek  çıngıraklarının…&lt;br /&gt;acıya  dokundukça  yaşlanıyor  insan… zaman  etimde  çürüyor, görüyorum…   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                      MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                       &lt;br /&gt; &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-1050876132948571346?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/1050876132948571346/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=1050876132948571346' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/1050876132948571346'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/1050876132948571346'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2008/02/hoa-kal-sesi.html' title='HOŞÇA  KAL  SESİ'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-5291268265935341229</id><published>2008-02-27T06:48:00.002-06:00</published><updated>2008-02-27T06:54:50.126-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>VİETNAM  VİETNAM</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;başka iklimlerin şarkısı içimde yükselen çağrı. kaçmak, yazgının&lt;br /&gt;cüzzamlı sevdâsından, mağlup bir aşık gibi kederin şehvetiyle.&lt;br /&gt;yeni bir orman kokusu edinmek çürüyen buğulardan, gökyüzünü&lt;br /&gt;tanımak kuşların rüyasında, sabah namazından kalkan annemin&lt;br /&gt;saçlarında… kördüğüm bir hayatın şerrinden duâlarla uzaklaşmak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne kadar da uzak zamanın rahvan neşesi, huzurun çatlayan buzulu,&lt;br /&gt;her adımda incelen ömür… uçsuz bir çölü tanımlamak her sözcükte,&lt;br /&gt;suyun yokluğunu anımsatmak… parmaklarımdan dökülen kum ölüme&lt;br /&gt;birikiyor, ağacın sonsuz bekleyişine dönüyor sabrım. şiirim ayıplanıyor&lt;br /&gt;sustuğum sevinçlerde, düşlerden çalınmış cesedim omuzlarda taşınıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;acıyı söylemek yetmez. kesildikçe Atlas’ın soluğu, kan oturuyor sırtıma.&lt;br /&gt;terk edilmiş bir tarih cinnetiyle nereye kadar gidilir? iklim soyar mı&lt;br /&gt;insanı anılardan, yaban dillerin şarkıları emzirir mi hüznümü? göğsüme&lt;br /&gt;nakşedilen hançer tutuşuyor, metalin soğuk kini yaralıyor kanatlanan&lt;br /&gt;imgeyi. küfrün ayetleriyle taşlanan kalbimdi, çağa düşmüş kavmin kıblesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alnıma dayanan kıssa taşlanmış aşklardan yadigar, mevsimin güze&lt;br /&gt;olan inancı ve koparılmış mezar. avcumda kıvranan kurumuş âsâ&lt;br /&gt;hükmedebilir mi suya, konar mı sözcüklerime kuşların gökyüzü dili?&lt;br /&gt;susulmuş ayetler yapışıyor yakama, vaad edilmiş toprakların kanlı&lt;br /&gt;bahçeleri uğulduyor damarlarımda, arzulu rüzgârlar günaha sürüklüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mucize yaratmaz eskiyen sesim, sözüm güneşe kanat çırpmaz artık.&lt;br /&gt;kaçmak, imâların kor sağanağından, bir Amok koşucusu gibi dehşetle…&lt;br /&gt;napalm yangınlarının küllerinde aramak hayatı, kavrulmuş bedenlerde&lt;br /&gt;açan egzotik güllerde. çığlığın çocuk izlerinde ağlamak çağı ve bambu&lt;br /&gt;ormanlarında su vermek kanayan dudaklara, devrik masalların tasıyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;deccal’ın kör gözünde ışıyan şehvet, tetiği çekilen yalan ve küfrân…&lt;br /&gt;kayba terk edilmiş yara, şiirin zamana saplanmış sonsuz şefkati…&lt;br /&gt;başka iklimlerin şarkıları ağıyor Vietnam’a ve ölü çocuklar sesleniyor&lt;br /&gt;toprağın kımıltılı aksanıyla: Yankee go home! Yankee go home!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MURATHAN ÇARBOĞA&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-5291268265935341229?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/5291268265935341229/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=5291268265935341229' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/5291268265935341229'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/5291268265935341229'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2008/02/vietnam-vietnam.html' title='VİETNAM  VİETNAM'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-354789685421649567</id><published>2008-02-27T06:45:00.001-06:00</published><updated>2008-02-27T06:45:54.020-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>PALYAÇO</title><content type='html'>pencere  camında  buğulanan  şarkı  sustu.&lt;br /&gt;                        çatıda  koşturan  rüzgar   kapıyı  tırmalıyor  şimdi.&lt;br /&gt;                        saçlarını  aralıyor  kız  çocuğu;  yağmur,  sesiyle&lt;br /&gt;                        gelsin  diye  yüzüne. sobanın  hükmü  yok.&lt;br /&gt;                        parmaklarından  kemiren  ürperme  şımaracak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        susmanın  en  güzel  haliyle  çırpınıyor  ağaçlar.&lt;br /&gt;                        akşamın  yas  çiçeği  dalların  ucunda  açıyor.&lt;br /&gt;                        hayal  olsun  diye  manzara,  bir  çırpıda  eriyor  renkler.&lt;br /&gt;                        çirkin  sesleriyle  gökyüzünü  çağırıyor  teneke  saçaklar.&lt;br /&gt;                        okyanus  kokusuyla  iniyor  yağmur, toprağa  ve  kedere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        avluda  unutulmuş  kovaya  bakıyor  çocuk, sevincin&lt;br /&gt;                        taşan  kahkahasına. kalbinde  yükselen  boşluğu&lt;br /&gt;                        söyleyecek  sözcükleri  yok  henüz. zaman,  iki  uyku&lt;br /&gt;                        arasındaki  kördüğüm. dokunmayla  sırlarını  açan &lt;br /&gt;                        bir  dünya  ve  babasının  saçlarındaki  tütün  kokusu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        yüzünün  huzuru  akmış  bir  palyaço  gelecek  birazdan.&lt;br /&gt;                        kapıyı  çalışından  tanıyacak  onu  çocuk  ve  inatçı&lt;br /&gt;                        öksürüğünden. sırılsıklam  bir  gülümseme  çıkaracak&lt;br /&gt;                        cebinden  adam, yağmura  saklanmış  göz  yaşı  ve  şeker.&lt;br /&gt;                        zamanın  alkışını  silecek  çocuk  palyaçonun  kalbinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        korkunun  ıslığıyla  için  için  ürperecek  düşler,&lt;br /&gt;                        bahçede  çırpınan  korkuluk,  palyaçoya  benzeyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                    MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-354789685421649567?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/354789685421649567/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=354789685421649567' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/354789685421649567'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/354789685421649567'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2008/02/palyao.html' title='PALYAÇO'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-2047133659953027221</id><published>2008-02-27T06:44:00.001-06:00</published><updated>2008-02-27T06:46:57.039-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>SUS</title><content type='html'>güneş indi, çocuk akşamın artık.&lt;br /&gt;beklemek: betona kıvrılan kedinin&lt;br /&gt;soluması usul usul. kokuyu yitirmiş&lt;br /&gt;karıncanın tırmanması ellerine. bahçeye&lt;br /&gt;dökülen karanlığın kuşlara dadanması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ayak seslerinden yakalanan yazgı&lt;br /&gt;yaklaşacak ağır ağır. ağustos böceklerinin&lt;br /&gt;şaşıracak sesi. yel değirmenlerinden biçilmiş&lt;br /&gt;çarmıhla görünecek baba, sokağın başında.&lt;br /&gt;ışık yok artık.gözlükleri renk değiştirmeyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“sus!” diyecek ishak kuşu.birikmiş onca sözcük&lt;br /&gt;varken, susacak adam. zamanla çözülecek&lt;br /&gt;bir imge iliştirecek gülümsemesine. karınca,&lt;br /&gt;kedi ve çocuk ellerinden tutacak yenilmişliğin.&lt;br /&gt;mazot kokulu Don Kişot kapanacak düşlerine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;radyo oyunlarından prova edilen hayat,&lt;br /&gt;cümleler serpiştirecek boşluğa. avuç avuç&lt;br /&gt;savrulan renkler ve cisimler uzak diyarların&lt;br /&gt;imkansız yokluğuyla. babasının dizlerinde&lt;br /&gt;zamanı ezberleyecek çocuk ve tükenişi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kedinin uykusuna çekilecek huzur üşüyerek.&lt;br /&gt;soba sönecek ve karınca usulca ölümü bekleyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MURATHAN ÇARBOĞA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-2047133659953027221?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/2047133659953027221/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=2047133659953027221' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/2047133659953027221'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/2047133659953027221'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2008/02/sus.html' title='SUS'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-5116042616852137147</id><published>2008-02-27T06:42:00.000-06:00</published><updated>2008-02-27T06:44:19.673-06:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>BİR AVUÇLUK VAROLUŞ</title><content type='html'>ölü  bir  yengeç  buluyor  çocuk  kumların  arasında,&lt;br /&gt;                        avuçlarında  ufalanan  hayat  uğulduyor… rüzgar,&lt;br /&gt;                        suya  çekiyor  tutup  yakasından. adı  konulamayan&lt;br /&gt;                        sonsuzluk  bu: göğün  fırlatılmış  yalnızlığı  ve  deniz…&lt;br /&gt;                        ayaklarının  altında  devinen  erkenci  bir  intihar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        uçsuz  bir  manzaranın  ortasında  hayatı  anlamak…&lt;br /&gt;                        sesin  iki  adımlık  nefesiyle  anlatmak  hüznü…&lt;br /&gt;                        vaat  edilmiş  iklimlerden  dönüyor  ruhlar, okyanus &lt;br /&gt;                        akıntılarıyla  savrulan  yitikler  vuruyor  kıyıya.&lt;br /&gt;                        yalnızca  çocuk  görüyor, yalnızca  onun  küçük  elleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        seslerin  şaşkın  fosilini  kokluyor  bir  köpek,&lt;br /&gt;                        kumsal  boyunca. kumun  silinip  toparlanan  yazgısı&lt;br /&gt;                        adımlarından  yok  sayıyor  hayatı. sonsuzluk,&lt;br /&gt;                        muştusu  mutsuzluğun. bunu  biliyor  çocuk…&lt;br /&gt;                        çöküp  katlıyor  bedenini  bir  avuçluk  varoluşa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        dokunabildiğin  yer  kadar  anlamlı  imkan.&lt;br /&gt;                        gökyüzüne  uzanan  eller  hep  ölümü  bekleyecek…&lt;br /&gt;                        deniz  kabuklarında  inleyen  azap  kavuşamayacak&lt;br /&gt;                        suya. sayıklamalarla  uçuşacak  sözcükler  bir  tek.&lt;br /&gt;                        alışkanlık  ustası  zaman, yolunu  değiştirmeyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        kıyıda  tahta  parçası  toplayan  bir  kadın  gülümsüyor:&lt;br /&gt;                        “denizin  güzel  öfkesine  şükürler  olsun!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-5116042616852137147?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/5116042616852137147/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=5116042616852137147' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/5116042616852137147'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/5116042616852137147'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2008/02/bir-avuluk-varolu.html' title='BİR AVUÇLUK VAROLUŞ'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-7379821658054108999</id><published>2007-11-03T19:02:00.000-05:00</published><updated>2007-11-03T19:03:42.587-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DENEMELER'/><title type='text'>BAĞLAMAYI SU KABAĞI SANMAK</title><content type='html'>“Osmanlı”dan  bu  yana   içini  tam  anlamıyla  dolduramadığımız  bir  sorun   “Aydın”  olgusu. Toplumu  hayata  süren  çarkların  sürgit  tökezlemesinin  en  önemli  nedenlerinden  biri  de  budur  sanırım.  Ait  olduğumuz  toplum,  hayata  karşı  tavır  almasını  bilen,  sosyal,  siyasal  ve  sanatsal  bağlamda  halktan   yana  fikirler  üreten  bir   “Aydın”  sınıfı  oluşturamadı  hala.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            Saç,  sakal  ve  bronzlaşmış  ten  teorileriyle  ortalıkta  salınıp,  bol  bol  ahkam  kesmek  ne  oranda  doldurur  bu  kavramın  içini ?  Tel  çerçeveli  gözlüklerin  arkasına  sığınıp,  ithal  dizi  film  karakterlerinden  rol  çalarak  viski  yudumlamak  hangi  sosyal  yaranın  dermanı  olabilir?  Dünyayı  kurtaran  filozofların  nutuk  attığı  kafelerde  hangi  felsefi  teoriler  can  bulur  da  hayatla  örtüşüverir  hemen?  “Entelektüel”  kavramının  “Entel”e    evrilen  eşiğinde  bağlamayı  su  kabağı  sanan,  piyano  ezgisi  eşliğinde  baklava  yemenin  çağdaşlığını  savunan,  siyasal  söylemlerin  dar  kalıplarına  sıkışan  bir  sürü  insan  birikmiş  durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            Doksanlı  yıllarda  doğup  gittikçe  önüne  geçilmez  bir  güç  haline  gelen  görsel  medyanın   ürettiği  seviyesizlik  kıskacından  bireyi  çekip  alabilecek   aydın  insanlara  ihtiyacımız  var.  Düşünmeyen,  sorgulamayan,   yalnızca  gözleriyle  yaşayıp,  gördükleriyle  yetinen  ve  ışık  hızıyla  unutma  becerisiyle  donanmış  tek  tip  insan  modeli  yaratılmaya  çalışılıyor.  Büyük  şehirleri  çevreleyen  varoş  halkaları  her  geçen  gün  daha  da  genişliyor.  Dengesini  yitiren  sistem,  yokluğun  balçık  kıvamındaki  suyunu  taşlamaya  devam  ediyor  ve  yeni  halkalar  oluşuyor  dışlanmışlığın  bozkırında.  Nüfusun  büyük  çoğunluğu  sınıf  atlamış  sonradan  görmelerin  hayatını  anlatan  dizi  filmlerle  avutuluyor.  Ağalık  kurumunu  büyük  şehirlere  taşıyan  karakterler,  mafyanın  uzuz  Robin  Hood  mantığıyla  ortalığı  kasıp  kavuran  katil-kahramanlar  ve  Bodrum  yazlıklarıyla  İstanbul  şirketleri  arasında  mekik  dokuyan  asilzadeler… Başka  bir  dünyaya   ait  yalandan  kahramanlar,  basmakalıp  hayaller  sunuyor  ezilmişliğin  acısına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;             Liseden  mezun  olan  gençlerin  hiç  de  azımsanmayacak  bir  kısmı  mafyaya  terfi   etmenin  yollarını  arıyor.  Silahla  adalet,  kan  ile  iyilik   aynı  kefeye   sığdırılmaya  çalışılıyor.  Racon  kesme  hevesiyle  kimliğini  yitirmiş  gençler  ortalıkta  serseri  bir  mayın  gibi  dolaşıyor.  Sınıf  atlamak  için  karanlığı  tercih  ediyorlar,  çünkü  katil-kahramanların  alkışlandığı  bir  toplumda  yaşıyoruz.  “Türkiye  seninle  gurur  duyuyor !”   şakşaklarının  sağanağında  katiller  ve  milleti  soyup  soğana  çevirenler  dolaşıyor.  Ve  bizler  kaynana – gelin  senaryolarının,  fiyakalı  otomobiller  ve  lüks  evler  dünyasının,   absürt  kliplerin  eşliğinde  söylenen  ucuz  şarkıların  karşısında  oturup  büyülenmiş  gibi  televizyonu  seyrediyoruz  ve  unutuyoruz,  her  şeyi  unutuyoruz.  Reddediyoruz  gerçek  hayatı,  varlığımızı  inkar  ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            Artık  bu  toplum,  varoşların  karanlığa  yönelen  çırpınışlarından,  orta  sınıfın  sınıf  atlama  çabalarından  ve  çekik  yürekli  asilzadelerin  uzak  doğu  felsefelerinden  aklı  başında  insanlar  kurtarıp  bir  aydın  sınıfı  oluşturmalı. “ Köy  Enstitüleri”nin  yaratmaya  çalıştığı  çağdaş,  insancıl, halktan  yana  ve  her  türlü  davranışı  ve  donanımıyla  kitlelere  örnek  olabilecek  bir  aydın  tipi  hayata  sunulmalı.  Çoğu  zaman  düşünürüm,   Köy  Enstitüleri  seksenli  yıllara  kadar  devam  etseydi,  toplum  olarak  geldiğimiz  seviye  şimdi  bulunduğumuz  noktada  olur  muydu  acaba? Mankenlerin  bile  çoksatar  kitaplar  yayınladığı  düşünürsek  kültürümüzün  hangi  mecralara  terk  edildiğini  az  çok  kestirebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            Değerlerimize  yabancılaşmadan  çağdaşlığı  özümsemek  için  düşünen,  sorgulayan,  üreten  ve  paylaşımı,  dayanışmayı  her  zaman  ön  planda  tutan  bireyler  yetiştirmeliyiz. “Şimdi”nin  yozlaşmış  gerçeğine  umut  bağlamak  faydasız.  Kaybedilmiş  nesillerin  olumsuz  izlerini  silmek  için  çağdaş  bir  gelecek  hedeflenmeli.  Geleceği  kurtarmak  adına  aklı  başında  insanlar  el  ele  vermeli  artık.    Doğru  ve  tutarlı  eğitim  politikaları,   bilinçli  öğretmenler  ve  ebeveynlerle  “ Aydın”  kavramının  içini  tam  manasıyla  doldurabilen  bireyler  kazanmak  mümkün.  Çocuklarımızı  ve  gençlerimizi,  kirlenmiş  ve  yozlaşmış  yüreklerimizden  uzak  tutmamız  gerekiyor.  Sorumluluk  duygusunu  kaybetmemiş,  okuyan,  sorgulayan  insanlar  sığındıkları  izbe  mekanlardan  çıkmalı  artık.  Kafelerin,  barların,  kahvehanelerin,  evlerin  sağır  duvarlarından  sıyrılıp  önümüze  çıkan  her  çocuğa   güzelliğe  ve  doğruya  giden  yolu  anlatmalıyız.  Dizi  film  karakterlerinden  rol  çalmadan  bu  toprakların  insanı  gibi  konuşmalıyız  onlarla.  Gülümsemenin  değerini  anlatmalıyız  bu  toprakların  çocuklarına,  çünkü  gülümseyen  her  çocuk  güzel  günlere  inanır  ve  kirlenmemiş  hayallerinin  peşinde  koşar  biteviye…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                                                                                                                                                            MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-7379821658054108999?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/7379821658054108999/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=7379821658054108999' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/7379821658054108999'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/7379821658054108999'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2007/11/balamayi-su-kabai-sanmak.html' title='BAĞLAMAYI SU KABAĞI SANMAK'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-2503408008847223807</id><published>2007-11-03T19:00:00.000-05:00</published><updated>2007-11-03T19:01:36.214-05:00</updated><title type='text'>ANLATAMAYANLAR</title><content type='html'>“ve  ben  Olric&lt;br /&gt;                                                                                         düşmeseydim  düşlerimin  sırtından&lt;br /&gt;                                                                                         zaten  inecektim.”&lt;br /&gt;                                                                                                                 OĞUZ  ATAY&lt;br /&gt;                                                                                                             (Tutunamayanlar)&lt;br /&gt; ------------------------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                     her  kum  tanesi  denizi  özler  Olric, &lt;br /&gt;                     beylik  laflar  ettiğime  bakma,  inancın&lt;br /&gt;                     dağılmış  mabedinden  kalma  birkaç &lt;br /&gt;                     sözcük  var  elimde. imgenin  kaç &lt;br /&gt;                     köşesi vardır  Olric ? hangi  ses  uçurur&lt;br /&gt;                     söylemin  mecalsiz  kanatlarını?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                     bugün,  balıkpazarından  firar&lt;br /&gt;                     bir  deniz  rüzgarı  kondu  avucuma.&lt;br /&gt;                     çürümek  suya  yakışmıyor  Olric.&lt;br /&gt;                     sıyrılmış  pulların  yaldızladığı  bir  lağım&lt;br /&gt;                     akıyor  şehrin  altında.  bulvarların   kara &lt;br /&gt;                     ırmağı  ışık  vermiyor  oysa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                     bana   şapka  devriminden  bir  imge&lt;br /&gt;                     ver  Olric.  kırklı  yıllardan  olsun.&lt;br /&gt;                     siyah-beyaz  selamlaşılan  serin&lt;br /&gt;                     çay  bahçelerinden  ses  versin  hayat.&lt;br /&gt;                     teknobarlarda  maya  tutmuyor  şiir,&lt;br /&gt;                     pavyonlar  ölü  doğmuş  kafiyeler  kusuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                     bugün, denize  açılan  bir  bahçe  düşledim  Olric.&lt;br /&gt;                     ihtiyarlar  gibi  uzun  uzun  baktım  pencereden,&lt;br /&gt;                     içimde  kuduran  kadran  hep  geçmişe  deviniyor.&lt;br /&gt;                     oysa  gencim.  taşranın  uçsuz  bozkırında&lt;br /&gt;                     hayaliçalınmışgençihtiyarlardan  biriyim  ben  de.&lt;br /&gt;                     bugün  tenimdeki  tuz  izlerini  sakladım  Olric.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                     hayatı  roman  kalabalıklara  yanaşalım  Olric,&lt;br /&gt;                     her  insanın  bir  öyküsü  var,  bir  şiir  de benden  olsun.&lt;br /&gt;                     boş  sayfalara  düşülmüş  dipnotlar  dökülsün  etimizi&lt;br /&gt;                     kopararak.  şarkı  sözlerinden  bozma  sloganlar  atalım&lt;br /&gt;                     caddelerde. bozgunu  kutlayalım  Olric.  şiirden  terk  alaylar&lt;br /&gt;                     geçsin  önümüzden. aldırmayalım.  anlatamayalım  yine  de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                     her  kum  tanesi  denizi  özler  Olric. &lt;br /&gt;                     beylik  laflar  ettiğime  bakma,  susmanın&lt;br /&gt;                     erdeminden  geçmiş  birkaç  sözcük  var  elimde.&lt;br /&gt;                     zaten  hayat  hiçbir  zaman  yetmeyecek  şiire.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                         MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-2503408008847223807?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/2503408008847223807/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=2503408008847223807' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/2503408008847223807'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/2503408008847223807'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2007/11/anlatamayanlar.html' title='ANLATAMAYANLAR'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-6127787039964115939</id><published>2007-11-03T18:58:00.001-05:00</published><updated>2007-11-03T18:59:12.398-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>SOLUYORSUN</title><content type='html'>“Yeni  ülkeler  bulamayacaksın,  başka  denizler&lt;br /&gt;                                                                  bulamayacaksın.&lt;br /&gt;                                                      Bu  kent  peşini  bırakmayacak. Aynı  sokaklarda&lt;br /&gt;                                                       Dolaşacaksın. Aynı  mahallede  yaşlanacaksın;&lt;br /&gt;                                                      Aynı  evde  kır  düşecek  saçlarına.”&lt;br /&gt;                                                                                                         Konstantinos   KAVAFİS&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        yalancı  bir  kar  beklentisi  tırmanıyor  geceye.&lt;br /&gt;                        su  yüzüne  çıkmaya  çalışan  bir  aydınlanma…&lt;br /&gt;                        oysa  deniz  kokuyor,  rüzgarda  tuz  zerrecikleri.&lt;br /&gt;                        Ortodoks  kilisesinin  önünde  durup  gökyüzüne&lt;br /&gt;                        bakıyorsun. cılız  bir  kar  tanesi  uçuşup  konuyor&lt;br /&gt;                        alnına. zamanın  paslı  kadranından  ilahiler  yükseliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        etrafında  işleyen  bir  kalabalık, yürüyorsun. ölü&lt;br /&gt;                        dillerin  mırıltıları  geçiyor  yanı  başından, gladyatör&lt;br /&gt;                        naraları… denizden  yırtılan  balıkların  taze  kokusunu&lt;br /&gt;                        duyumsuyorsun.  çocuk  kahkahaları  koşturuyor  süslü&lt;br /&gt;                        vitrinlerin  içinde. yabancı  iklimleri  anımsatan  türlü  baharat&lt;br /&gt;                        kokuları  ve  aşkı  şımartan  şarkılar  dökülüyor  kaldırımlara &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        Asi:  suyun  karalanmış  yazgısı… boğulmuş  çocukların&lt;br /&gt;                        yasını  bekliyor  analar. kıyılarda  yosun  tutmuş  saçlar&lt;br /&gt;                        dalgalanıyor. akıtılan  kurbanların  kanıyla  işkilleniyor,&lt;br /&gt;                        kuduruyor  ırmak. nereye  baksan  ninnilerden  çalınmış umarsız&lt;br /&gt;                        bir  uğunma. yürüyorsun  karanlığa  oyulan  suya  atlamaktan  &lt;br /&gt;                        korkarak. oysa  denize  koşuyor  kalbinde  uğuldayan  rüzgar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        mekâna  kök  salamıyorsun. odalardan  kovulmuştu  çocukluğun,&lt;br /&gt;                        kagir  evlerin  huzurundan. avlularda  kırılmıştı  oyuncakların,&lt;br /&gt;                        bahçeler  yaprak  dökmüştü  zamansız. sokaklardan  geçmiştin&lt;br /&gt;                        omuzlarını  kısarak,  bilyeler  dağılmış, topaçlar  devrilmişti&lt;br /&gt;                        izinde. bulvarların  eğreti   vatandaşıydın. yokluğun  aktı&lt;br /&gt;                        gün  aşırı  silinen  bir  film  karesinden,  suçun  ve  idamın…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        Arapça  şarkılar  kımıldıyor  sabahçı  lokantalarda,  yürüyorsun,&lt;br /&gt;                        ayaklarına  dolanıyor  gençliğin  ve  aşkın  terk  edilmiş  köpeği.&lt;br /&gt;                        kalbinde  genişleyen  bir  kara  delik,  şehir  içine  ağıyor  ağır&lt;br /&gt;                        ağır. yitirilmiş  sevdaların  haykırışları,  aldanmanın  eşiğinde&lt;br /&gt;                        saltanat  kuran  ölüm  ve  aksak  yaşanmışlıklar. yürüyorsun&lt;br /&gt;                        hücrelerinden  çözülerek,  inkârın  cennetinde  kayboluyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        sabah  ezanı  yankılanıyor  dört  bir  yandan. Amanos’un  eteklerinde&lt;br /&gt;                        köy  ışıkları  yanıyor. kanat  hışırtısından  bir  soluk  dönüyor  etrafında &lt;br /&gt;                        uzaklaşarak. yalancı  bir  kar  beklentisi  tırmanıyor  göğe. her  şeyin  &lt;br /&gt;                        kıyısında  kalıyorsun  yine,  soluyorsun,  yavaş  yavaş  soluyorsun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                        MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-6127787039964115939?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/6127787039964115939/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=6127787039964115939' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/6127787039964115939'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/6127787039964115939'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2007/11/soluyorsun.html' title='SOLUYORSUN'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-1638840502478343053</id><published>2007-11-03T18:53:00.000-05:00</published><updated>2007-11-03T18:54:41.327-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>ŞAİRLER ERKEN ÖLÜR</title><content type='html'>“Ah, uzağa  her  şeyden. Ah, uzağa  her  şeyden.&lt;br /&gt;                                                                 Ey  kimsesiz !, yollara  düşme  saati  şimdi.”&lt;br /&gt;                                                                                                                         Pablo  NERUDA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        avuçlarında  yuvarlanan  sırça  bir  heyecan,&lt;br /&gt;                        sokaklardan  geçiyorsun,  salyalı  caddelerden,&lt;br /&gt;                        eşiklerde  oturup   bastırıyorsun  soluğunu.&lt;br /&gt;                        kımıl  kımıl  insancıklar  geçiyor  önünden,&lt;br /&gt;                        şehre  doğru,  gözleri   ayaklarında  yürüyen&lt;br /&gt;                        dualar. avuçların  ısınıyor  yavaş  yavaş, tutuşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        pencerelerden  uzanıyorsun  rüzgara,  meyvaya &lt;br /&gt;                        durmuş  bir  dal  gibi.  avuçların  ısınıyor.&lt;br /&gt;                        kuşlar  gelip  yemleniyor  parmaklarından,  karıncalar&lt;br /&gt;                        bacaklarına  tırmanıyor,  toprak  kokusu  siniyor&lt;br /&gt;                        saçlarına,  yağmura  inanan  uzaklıklardan.  şeytan&lt;br /&gt;                        uçurtmaları  sözcükler  döküyor  alçalarak,  resimli  rüyalar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        kalabalığa  karışıyor  adımların, hıza  mürid  oluyorsun,&lt;br /&gt;                        homurtular,  patlayan  kahkahalar  yükseliyor  çepeçevre,&lt;br /&gt;                        leşe  konmuş  bakışlar… usulca  kapıyorsun  avuçlarını.&lt;br /&gt;                        bir  yıldız  çakıyor  ışığı  çekilmiş  gökte,  vitrinlerin&lt;br /&gt;                        önünde  dikilip  bakıyorsun. düşlere  çalınan  kornalar&lt;br /&gt;                        yırtıyor  dalgınlığını, kaçıyorsun  akşamın  yaralanmış  dilinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        pavyonlar  çağırıyor  susamışlığını,  otel  tabelaları&lt;br /&gt;                        yanıp  yanıp  sönüyor,  neon   kırıkları  saplanıyor  bedenine,&lt;br /&gt;                        dolmuşlar  toplamaya  çalışıyor  telaşını,  pezevenklerin&lt;br /&gt;                        işkilli  merakı  peşinde. kaçıyorsun,  asfalta  açılmış&lt;br /&gt;                        çukurların  karanlığından,  ter  içinde  sıyrılan  dönerlerin&lt;br /&gt;                        yağlı  kokusundan  kaçıyorsun. avuçların  ısınıyor  biteviye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        şehre  yanaşan  küçük  bahçelerde  alıyorsun  soluğu,  ağaçlara&lt;br /&gt;                        karışıyor  ürkekliğin,  kokular  örtüyor  terli  sırtını. toprağa     &lt;br /&gt;                        uzanıyorsun  incitmekten  korkarak. rüzgarı  dinliyorsun.&lt;br /&gt;                        çiçeğin  karanlığa  açmış  küskünlüğü  salınıyor,  yıldızlar  ipildiyor  &lt;br /&gt;                       dallar  arasından.  kuşları  toplanmış  yapraklar  hışırdıyor&lt;br /&gt;                        belli  belirsiz. derken  uzunlarını  yakıyor  bir  motor  gürültüsü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        kaçıyorsun. avuçlarında  kıvranan  kırılgan  bir  soluk,  koşuyorsun&lt;br /&gt;                        cüzzamlı  bir  yasla. annenin  sesi  bir  gölge  gibi  ardında  sürünüyor:&lt;br /&gt;                        “Şair  olma  oğul ! Şairler  erken  ölür! Ardından  bir  dua  okuyanın&lt;br /&gt;                        olmaz!”.  kaçıyorsun  yazgının  genişleyen  ağından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                       MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-1638840502478343053?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/1638840502478343053/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=1638840502478343053' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/1638840502478343053'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/1638840502478343053'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2007/11/airler-erken-lr.html' title='ŞAİRLER ERKEN ÖLÜR'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-4438084667272605549</id><published>2007-11-03T18:51:00.001-05:00</published><updated>2007-11-03T18:53:10.380-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>UYANMAK</title><content type='html'>“Bir  bakıma  insan  gördüğü  şeylerin  toplamı  kadar  uyanık,  görmediği &lt;br /&gt;                          şeylerin  sonsuzluğu  kadar  uykuda  oluyor,  diyordum. Ardından  da,&lt;br /&gt;                          olaya  bu  açıdan  bakıldığında, var  olan  her  şeyi  asla  aynı  anda&lt;br /&gt;                          göremeyeceğimize  göre,  demek  ki  uyanmanın  hiç,  ama  hiç  mi&lt;br /&gt;                           hiç  sonu  yok,  diyordum.”&lt;br /&gt;                                                                                                       Hasan  Ali  TOPTAŞ&lt;br /&gt;                                                                                                       (Uykuların  Doğusu)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; --------------------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        seslerle  uyanıyorsun,  hayatı  yeniden&lt;br /&gt;                        tanımlamak  gibi…ilkin  kalbinin  gürültüsü&lt;br /&gt;                        ve  kapalı  gözlerinde  rüzgarlanan  zaman.&lt;br /&gt;                        işte,  inatçı  öksürüğü  babanın,  tütün  kokusu&lt;br /&gt;                        ve  yorganın  üzerine  abanan  suskunluk. annen &lt;br /&gt;                        serçe  kanatlarını  topluyor  usul  usul: çay  demliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        ilk  aşkın  gecikmiş  heyecanı  parlıyor  göğsünde.&lt;br /&gt;                        gülümsüyorsun.  ismi  neydi? çoktan  uçup  gitmiş&lt;br /&gt;                        derleyemediğin  yakınlık. oysa  hüznü  erken&lt;br /&gt;                        bulmuş  bir  çocuktun.  derken,  aykırı  dünyanın&lt;br /&gt;                        düşleri:  saçlarını  sıyırıp  geçen  bir  balık,  ölümü&lt;br /&gt;                        mağarada  bekleyen  yaşlı  bir  filin  homurtusu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        ustalığını  sınayan  bir  kaplan  soluk  alıp  veriyor&lt;br /&gt;                        yüzüne  doğru.  yavrularına  gökyüzü  götüren&lt;br /&gt;                        kuşlar  geçiyor  üzerinden.  sapanla  vurulan&lt;br /&gt;                        alacalı  kedi  düşüyor  çöp  yığınlarının  üzerine.&lt;br /&gt;                        vahşetten  kaçmak  mümkünmüş  gibi  koşuyorsun.&lt;br /&gt;                        portakal  bahçeleri  kımıl  kımıl  denizi  anımsatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        seslerle  uyanıyorsun,  hayata  ansızın  düşmek  gibi.&lt;br /&gt;                        baban  çocuk  mezarlarının  arasında  yatıyor  oysa,&lt;br /&gt;                        dalları  çıplak  bir  ağacın  altında. apartmanlar &lt;br /&gt;                        abanıyor  dört  bir yandan.  annen  sızılı  dizlerini&lt;br /&gt;                        ovuyor  başka  bir  şehirde. özlüyorsun. düşler  ise&lt;br /&gt;                        artık  çok  uzak,  keşfedilmiş  bir  orman  kuruyor  kalbinde.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        ve  diniyor  zihninde  çıldıran  anafor. hayat  ayartıyor&lt;br /&gt;                        yine, gözlerini  açıyorsun. küçük  kızının  güleç  yüzü&lt;br /&gt;                        alnından  öpüyor  birden,  karın  radyonun  sesini  açıyor&lt;br /&gt;                        mutfakta, sırtına  yapışan  oğlun  mışıl  mışıl  soluyor.&lt;br /&gt;                        huzuru  bulmanın  coşkusu  yayılıyor  bedenine. kalkıp&lt;br /&gt;                        rüyalarını  sayan  kızının  emekleyen  sözcüklerini  avuçluyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        uyanmak,  diyorsun,  mutlu  bir  dünyaya  kavuşmak…&lt;br /&gt;                        oysa,  yeryüzünün  her  noktasında  tutuşuyor  sabahın  şavkı.&lt;br /&gt;                        çocuklar  uyanıyor,  bir  endişe  çiçeği  gibi  açılan  kadınlar&lt;br /&gt;                        ve  hüzne  sigara  yakan  adamlar  uyanıyor,  acıyarak… &lt;br /&gt;                                                                                             &lt;br /&gt;                                                                                        MURATHAN ÇARBOĞA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-4438084667272605549?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/4438084667272605549/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=4438084667272605549' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/4438084667272605549'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/4438084667272605549'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2007/11/uyanmak.html' title='UYANMAK'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-8603708037829277549</id><published>2007-11-03T18:49:00.001-05:00</published><updated>2007-11-03T18:55:54.442-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>ŞİİR TERK ETMEZ KALBİMİ</title><content type='html'>“Auschwitz’ten sonra şiir olabilir mi?”&lt;br /&gt;Thedor W. Adorno&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;omzumdan çığlık çığlığa uçuşuyor sözcükler, ışığın küfrü düşüyor suya.&lt;br /&gt;bu bir ilenç sağanağı. kuşların havalandığı yerde ürperen anlam&lt;br /&gt;ve sabahın eşiğine yığılan çocukların yası, kör kandilleri avuçlamak sevdasıyla. yarılan toprağın sus çığlığı, cinnetin hükmüne düşen ayet…&lt;br /&gt;şakağımdaki kan izleri sesime sızıyor, ölü şiirler tırmanıyor acıya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;boynuma dolanan dönence hangi iklimin hıncı? yeraltında boğulan&lt;br /&gt;tohum, toprağın buğulu kanı… kalbimden koşuyor ölüme mayalanmış zaman, kırık bir dal ucunda güz olan ruh ve bulanık sulara terk edilen buhran düşüyor söylemin kanadına, dipsiz kuyularda sınanıyor ikizim.&lt;br /&gt;mağlup kıssalara can üfüren ayin, soluğumdan diriliyor şer duâlara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;acıya kıvrılan bedenin imkansız tasviri… zamana ihtilal dehşet,&lt;br /&gt;ertelenmiş şiirlerin kıvranan nefesi…gece kuşlarından önce çocuklar doluşuyor parklara, düşlerinden vurulup gökyüzünden düşen çocuklar…&lt;br /&gt;şarapnel parçaları ışıyor ürkek kahkahalarında. tedirgin ruhların&lt;br /&gt;tutuk ritmi ve zembereği boşalmış oyuncaklar yalpalıyor boşlukta…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;biliyorum, unutmaz şiirin belleği. çöle açmış çiçeğin kumlu ağrısı&lt;br /&gt;dolanır etimde. imgenin göğünde tele takılı uçurtmalardan rüzgârlı bir yalnızlık…betondan fışkıran çocuk elleri yapışır sözün vicdanına, ölüler&lt;br /&gt;boşalır söylenmemiş ağıtlardan, dağılır göğsümdeki kuş telekleri isyana. biliyorum, şiir rahat bırakmaz kalbimi, yeni dillenen harflerin telâşıyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;zamanın hangi koyağında çürüyor cesedim? cephede parçalanan yüzüm hangi ganimetin artığı? şiirin usta semenderini kim yakabilir vahşeti uluyarak? duyuyorum, bedene saplanan her kurşunda ürperir Lorca sendromu, sözcükler dökülür kanayan mektuplardan ve gaz odalarında gamalı utanca soyunur insanlar, kadınlar sarılır eriyen çocuklarına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şiir terk etmez kalbimi, biliyorum. günah çıkarır tarih sesimin&lt;br /&gt;aynasında. çırpınan beden, ciğerleri kavuran zehir ve Auschwitz…&lt;br /&gt;bir parça ekmek düşüyor küçük bir kız çocuğunun elinden. parmak uçlarında çürüyen hayatı duyuyorum… sığınıyorum şiirin zamanına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MURATHAN ÇARBOĞA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-8603708037829277549?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/8603708037829277549/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=8603708037829277549' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/8603708037829277549'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/8603708037829277549'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2007/11/iir-terk-etmez-kalbimi.html' title='ŞİİR TERK ETMEZ KALBİMİ'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-6828314429169080967</id><published>2007-11-03T18:47:00.000-05:00</published><updated>2007-11-03T18:49:13.642-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>HOŞÇA KAL ŞİİR (YİTİRİLMİŞ İSİMLER SÖZLÜĞÜ)</title><content type='html'>SERGEY  ALEKSANDROVİCH  YESENİN: (1895-1925):&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hoşça  kal  şiir, sayrılı  çocuk, hoşça  kal. yorgun  ömrün&lt;br /&gt;kapandığı  kıble, kalbimde  sır  olan  ada, kuzey  denizlerinde&lt;br /&gt;dalgalanan  ışık  şaşkınlığı, hoşça  kal. sonsuzluğa  koştuğum&lt;br /&gt;tarlalar  kar  altında  şimdi, tohumu  sarmalayan  heves  donuyor,&lt;br /&gt;çılgın  rüzgarlar  esiyor  bozkırların  ıssız  feryâdından. bahar&lt;br /&gt;çok  uzak! bahar  çok  uzak! inanmak  yetmiyor  kalbin &lt;br /&gt;gürültüsüne,  devriliyor  gençlik,  mumlar  yakılıyor  yas  ile,&lt;br /&gt;çiçekler  diziliyor  tabutuma. kurumuş  bileklerimi  kavuşturuyorlar,&lt;br /&gt;yol  alıyorum  küfrün  ve  hüznün  kardeşliğine. içi  boşalmış &lt;br /&gt;ayinler  beni  karşılasın, alnımda  susan  aşkın  körpe  kelebeğiyle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hoşça  kal  hayat,  yaşlı  dostum,  hoşça  kal. kanımda  kuruyan&lt;br /&gt;sözcükleri  ve  imgenin  terli  hayvanını  bırakıyorum  cehennemine…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                            MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-6828314429169080967?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/6828314429169080967/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=6828314429169080967' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/6828314429169080967'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/6828314429169080967'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2007/11/hoa-kal-iir-yitirilmi-isimler-szl.html' title='HOŞÇA KAL ŞİİR (YİTİRİLMİŞ İSİMLER SÖZLÜĞÜ)'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-5553364717984866313</id><published>2007-11-03T18:41:00.000-05:00</published><updated>2007-11-03T18:43:35.487-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>HAREKET VAKTİ (YİTİRİLMİŞ İSİMLER SÖZLÜĞÜ)</title><content type='html'>ATTİLA  JOZSEF  (1905-1937):&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;göğe  kanat  vuran  çamaşırlar  bir  düş  mü  yalnızca?&lt;br /&gt;annemin  ellerinde  boyun  büken  gömlek, hangi  intiharın&lt;br /&gt;artığı? şiir  peşinde  koşturan  bir  çocuk  olmak…  işte  budur&lt;br /&gt;gerçeğim. kördüğüm  rüyalardan  uyanmanın  sancısı  suskumda&lt;br /&gt;hırıldıyor, aşkın  sonrasızlığı  ve  tükeniş… ölümü  çağırmak,&lt;br /&gt;üvey  kardeşimin  yüzünde  bırakmak  hayatı, düşlere  göç&lt;br /&gt;etmek  Tuna’nın  rüzgârıyla. annem  bilmesin,  bir  çocuğun&lt;br /&gt;intiharı  korkunçtur. meleklere  yüklemek  süt  kokan  arzuların&lt;br /&gt;leşini… korkunçtur  kabuk  bağlamış  dizlerin  üzerine  yığılmak.&lt;br /&gt;yitirilmiş  bir  aşka  yeniden  inanmak  bir  düş  mü  yalnızca?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;el  sallayın  unutulmuş  yolcuya, şiirin  devrolan  ruhuna  ve&lt;br /&gt;acının  afyonuna. hareket  vakti,  vedânın  üzerinden  kalkıyor  hayat… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                 MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-5553364717984866313?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/5553364717984866313/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=5553364717984866313' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/5553364717984866313'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/5553364717984866313'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2007/11/hareket-vakti-yitirilmi-isimler-szl.html' title='HAREKET VAKTİ (YİTİRİLMİŞ İSİMLER SÖZLÜĞÜ)'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-1087320686828396515</id><published>2007-11-03T18:35:00.000-05:00</published><updated>2007-11-03T18:40:08.567-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>İNKAR METİNLERİ</title><content type='html'>-I-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                     avuçlarında  kıvranan  soluk,  ışık  değil,  yokluğundur.  baktıkça&lt;br /&gt;                     ürpermedi  manzara,  dokunmak  hevesiyle  yaklaştın  da  eşya&lt;br /&gt;                     etine  geçti.  rengini  kaybetmiş  bedenine  hükmetti  rüzgar.&lt;br /&gt;                     parmakların  çöle  saplanmış  köklerdi,  bu  yüzden  suyu  çağırdı&lt;br /&gt;                     rüyaların,  dişlerinde  akreplerden  ve  engereklerden  bulaşmış&lt;br /&gt;                     bir  kamaşma.  sesin,  soluğundan  kırılan  kuşlar  gibi  çırpınıp  da&lt;br /&gt;                     imgelere  yol  aldı  ve  düştü   hevesinden  yakalanan   melekler&lt;br /&gt;                     karanlığa.  kalabalıkların  anlık  bakışlarla  katmerlenen  düğümü&lt;br /&gt;                     seni  sardı  şair.  tellere  takılı  uçurtma  kuyruklarından  bir&lt;br /&gt;                     darağacı  diktiler  kalbin  için,  oysa  zamanın  imgeler  döken&lt;br /&gt;                     sarkacıydı  Nerval,  yağmalanan  sözcükler  arasında  yalnız  değildin.&lt;br /&gt;                     gökyüzünden  el  almak  için  tırmandın  aşka,  boğazına  sarılmış&lt;br /&gt;                     imalarla  yükseldin  yalnızlığa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                               -II-&lt;br /&gt;                    &lt;br /&gt;                        ne  zaman   bir  çocuk  düşse  ağaçtan,  annesinin  başörtüsünü  uçurdu&lt;br /&gt;                        rüzgar.  annenin  saçları  kaç   kez  havalandı  şair ?  hayâl  şehirler  yıkıldı     &lt;br /&gt;                        çocuk  gözlerinde,  içinde  dönenen  uğultuyu  dinledin.  senin  de  teneke &lt;br /&gt;                        oyuncakların  paslı  mıydı ?  sokakların  loş  gülüşü  var  mıydı  ellerinde?&lt;br /&gt;                        ne   zaman    bir  şair  ölse,  ‘Dersaadette  Sabah  Ezanları’  okundu,  usulca   &lt;br /&gt;                        baktın  bahçelerin  geceye  sunulmuş  korkusuna.  azad  edilmiş  imgelerdi&lt;br /&gt;                        ateşböcekleri,  şiirin  uzamsız  ritmi  yüklendi   kalbinin  kapılarına. babanın&lt;br /&gt;                        anlattığı  kitaplardan  öğrendin  bir  roman  kahramanı  olmayı,  ama&lt;br /&gt;                        ürkek  bir  şiirdin  olsa  olsa,  adaklı  saçlarından  uyaklar  döküldü  annenin&lt;br /&gt;                        kucağına.  ne  zaman  gözlerini  alıp  gitse  baban,  ırmağa  yazgılı  kayıklara    &lt;br /&gt;                        dönüştü  avuçların,  beklemek  ustalık  isterdi  oysa.  beklemeyi  bilecek  kadar&lt;br /&gt;                        dingin  değildin.  masallar  aradın   sabahın  güne  düştüğü  rüzgarda.&lt;br /&gt;                        bilmiyordun,  her  çocuk  bir  masaldı  şair. sen  hangi  masalda  susuluyordun?&lt;br /&gt;                   &lt;br /&gt;                       &lt;br /&gt;                       &lt;br /&gt;                   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                        “Ama  ben,  yaşlandıkça,  olgunlaşmış  bir  şiirin,  bir  tür &lt;br /&gt;                                                          sessizleşmeyi   seçmesi  gerektiğine  inanır  oldum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                                   AHMET  OKTAY&lt;br /&gt;                   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                              -III-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                    gökyüzünde  kristallenen  bir  mavi  ve  kuşlar  asılı  duruyordu  manzarada.&lt;br /&gt;                    ibadete  durmuş  mutasavvıflar  gibi  ıslanıyordu  ağaçlar.  sessizdi  her  şey,&lt;br /&gt;                    boşalmış  bir  zembereğin  metalik  sessizliği.  zamansız  bir  haiku  yanılsaması &lt;br /&gt;                   düşüyordu  uzağına.yalnızca  çıtırtılar duyuluyordu: Neruda’nın  umutsuz  şarkısı,     &lt;br /&gt;                    Nerval’in  vakitsiz  bir  çan  gibi  sallanan  ayakları  ve  Maldororun  Şarkıları  &lt;br /&gt;                    zamanın  gerisinden  ve  Orhan  Veli’nin yarım  kalmış  imgeleri,  Tanpınar’ın      &lt;br /&gt;                    marazlı  huzuru  buğu  buğu  doluyordu  odanın  içine.  kitaplarını  yakıyordun, &lt;br /&gt;                    küçük  yeğenin  üşümesin  diye,  koparıp  ateşe  veriyordun  sayfaları.  sen  &lt;br /&gt;                    imgelerin  katiliydin  şair,  roman  kahramanlarının,  ustaca  mayalanmış &lt;br /&gt;                    sözcüklerin  katiliydin.  alevlerin  inkâra  çoğalan  yankısı  tırmanıyordu  yüzüne.&lt;br /&gt;                    şiirlerin  büyüsü  yitmeyen  ritmiyle  bir  çocuğun  parmakları  ısınıyordu.&lt;br /&gt;                    sessizdi,  her  şey  sessizdi,  ama  kalbin  bir  kara  deliğin  devasa  iştahıyla&lt;br /&gt;                    çekmişti  kinine  tüm  efektleri:  savaş  çığlıklarını,  acının  yarattığı  uçsuz&lt;br /&gt;                    haykırışları,  küfürleri,  bağırtıları,  çağırtıları… uyumsuzluğun  başına   buyruk&lt;br /&gt;                    mantığı  saplanmıştı  sessizliğine.  dinginlik  sana  bağışlanmadı  şair,  hâlâ &lt;br /&gt;                    erişemedin  o  erdeme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                               -IV- &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                    poetik  buhranlar  mırıldanarak  huzursuz  bir  ruh  gibi  geçtin  döviz&lt;br /&gt;                    bürolarının  önünden,  kâr – zarar  hesaplarının  bıyık  altı  gülüşlerinden&lt;br /&gt;                    sıyrıldın  ve  fiyakalı  otomobillerden,  makyajlı  evlerden  ibaret   teorileri&lt;br /&gt;                    bıraktın  ardında. soyut  ve  şaşkındın,  sana  ait  olmayan  renkler  ve  sesler&lt;br /&gt;                    doluştu  bedeninde  devasa  bir  yara  gibi  açılan  boşluğa.  zamanın  alacanlı&lt;br /&gt;                    etinden  oyulan  her   fotoğrafta  siyah -  beyaz  çıktın  şair,  oysa  içinde  şiire &lt;br /&gt;                    kesmiş  sokaklar  vardı,  rengin  betona  verilmemiş  çığlığı  döneniyordu&lt;br /&gt;                    imgelerinde. toprağa  düşen  kuş  gölgeleri,  titreyen  bir  yaprak  ucu  ve&lt;br /&gt;                    zamansız  büyümüş   elleri   çocukların…  hıza  adanmış  bulvarlardan,  lambası&lt;br /&gt;                    patlak  sokaklardan  topladın   yaralı  ayrıntıları.  dağıldın,  güne  yakışır  bir&lt;br /&gt;                    toplama  ulaşamadı  varlığın. uzaklara  lâl  bakışlar  uçuran  ihtiyarlar  gibi&lt;br /&gt;                    geçmişe  döndü  yüzün,  gençlik  hüznüne  yakışmadı  şair.  varoşların&lt;br /&gt;                    çamura  bulanmış  yazgısından  çağırdı  seni  denize  yakışır  bir  ses,  şiiri&lt;br /&gt;                    ve  Paris’i  kutsayan  ezgisiyle  Enrico  Macias.          &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                     -V-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                       dikilip  hayatın  kıyısına,  yankısını  bekledin  şiirin.  baktın  gözleriyle&lt;br /&gt;                       düşünen  kalabalığa  ve  çocukların   körpe  etinde  patlayan   masallara&lt;br /&gt;                        ihtilal  tokatlara. iğdiş  edilmiş  sözcükler  uçuşup  saplandı  bedenine&lt;br /&gt;                        şair,  imgeler  ikindiye  kanıp   ağdı  uzaklara,  göçmen  kuşların  gölgesi&lt;br /&gt;                        sürükledi  uyumun  dargın  şarkısını.  karşılıksız  hayalden  hüküm  giydin,&lt;br /&gt;                        grafiklere  sığmadı  mısra-ı  berceste  sabrın.  dikilip   hayatın  kıyısına&lt;br /&gt;                        ses  vermesini  bekledin  ölü  şairlerin:  kara  trenlerin  bozkır  özlemiyle &lt;br /&gt;                        Attila  Jozsef,   kanın  çığırtkan  kokusuyla  Yesenin  ve  Zafer  Erkin,  hayata&lt;br /&gt;                       düşürülmüş  inkâr  metinleriyle.  anladın  şiir  yakındır  intihara  ve  bir  susma&lt;br /&gt;                        sanatıdır  işin.  sustun,  el  verip  sözcüklere,  zamana  mayaladın  günlerin&lt;br /&gt;                        vaat  edilmiş  sabahını.  sustun,  küfre  ve  inceliğe  uyak  düşürerek.  algının&lt;br /&gt;                        aykırı  çocuğu  olduğunu,  karanlığına  şiir  yamayanları  dinleyerek&lt;br /&gt;                        ayrımsadın. sarıl  şiire  şair,  duyulacaktır  ışığa  tırmanan  gülün  sesi, &lt;br /&gt;                        elbet   müttefiki  olacaktır  zaman,  kalbinde  yeni  bir  dünya  kuranların.&lt;br /&gt;                       &lt;br /&gt;                             &lt;br /&gt;                                                                                                        MURATHAN ÇARBOĞA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-1087320686828396515?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/1087320686828396515/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=1087320686828396515' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/1087320686828396515'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/1087320686828396515'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2007/11/inkar-metinleri.html' title='İNKAR METİNLERİ'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-5718428609827672074</id><published>2007-11-03T18:34:00.000-05:00</published><updated>2007-11-03T18:35:55.389-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>MİRAS</title><content type='html'>“Babam  için…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        bana  şiir  kaldı  baba,&lt;br /&gt;                        yorgun  ve  huzursuz  gözlerinden&lt;br /&gt;                        tedirgin  ellerinden  geriye&lt;br /&gt;                        mahçup  bir  çocuk  gibi &lt;br /&gt;                        bungun&lt;br /&gt;                        şiirin  boyundan  büyük  sesi  kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        şimdi,  sapı  kırık  bir  cezvenin &lt;br /&gt;                        isli  boşluğunda  saklısın, &lt;br /&gt;                        yüreğimin  hoyrat  sarkacı&lt;br /&gt;                        seni  silmeye  yetmiyor,&lt;br /&gt;                        yarım  bir  söz  gibi  duruyorsun,&lt;br /&gt;                        orada,&lt;br /&gt;                        suyun  alıngan  boşluğunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        şiir  insanı  aklar mı  baba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                       MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;br /&gt;                                                                                      2001&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-5718428609827672074?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/5718428609827672074/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=5718428609827672074' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/5718428609827672074'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/5718428609827672074'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2007/11/miras.html' title='MİRAS'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-1167368318098029801</id><published>2007-11-03T18:32:00.000-05:00</published><updated>2007-11-03T18:34:43.969-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>YARIM KALMIŞ BİR ŞİİRLE ÖLMEK</title><content type='html'>“çalışmaya  başlar  bozuk  bir  oyuncak&lt;br /&gt;                                                                                                          unutulduğu  rafta  birden&lt;br /&gt;                                                                   ölmeden  geri  döndükleri  haberi  gelir&lt;br /&gt;                                                                                                           savaşa  gidenlerin.”&lt;br /&gt;                                                                                                                          Akgün  AKOVA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                         &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        biliyorsun,  vurup  yok  edemezsin&lt;br /&gt;                        hiçbir  anıyı.  balkonda  cıvıldayan&lt;br /&gt;                        çamaşırlar  zamana  aittir  artık.&lt;br /&gt;                        yaşanmış  ruhu  haykıran  her  eşya&lt;br /&gt;                        ve  günlük  güneşlik  sözcükler. bir  deli&lt;br /&gt;                        gömleğidir  hayat,  yapışır  yakana.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                         sığınaklardaki  o  korkunç  suskunluk,&lt;br /&gt;                         toplu  ölümlerin  garip  derinliği…&lt;br /&gt;                        ve  el  ele  veren  insanlar,  yürek  yüreğe&lt;br /&gt;                         bir  anda  yok  olan…cepheden  geri  dönen  hasret,&lt;br /&gt;                         yalnızca  bir  ölü  kağıdıyla… Hiroşima’nın&lt;br /&gt;                         güle  inkâr  eti,  yanmış  yıkılmış  coğrafya. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        toprağa  vurulan  kırbaç  ve  ağaca  oyulan  yara&lt;br /&gt;                        yankılanır  sırtında. genlerini  çizgilemiştir&lt;br /&gt;                        celladın seyir  defteri  ve  kanlı  imlâ.&lt;br /&gt;                        kuruyan  incelik  sürülür  namluya,  bir şenlik&lt;br /&gt;                        beklentisiyle  vurulsun  diye  çocuklar  ve  Borchert&lt;br /&gt;                        cephede  bırakır  gençliğini. oyun  bozulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        bedenin  o  muhteşem  anatomisi  paramparça,&lt;br /&gt;                        zamanın  kim  bilir  hangi  buhranından  havaya&lt;br /&gt;                        uçuşur  son  anımsayışlar.  en  geriden  hamasi&lt;br /&gt;                        küfürler  savrulur.  sıcaklığını  yitirir  anaların&lt;br /&gt;                        sonsuz  ve  dingin  koynu.  korkunun  sözleriyle &lt;br /&gt;                        sahnelenen  hep  aynı  tragedya  ve  ölü seyirciler, ölü  seyirciler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        oysa  bir  tutam  aydınlık  özlemiyle  biter  her  şey.&lt;br /&gt;                        ân,  ince  bir  kavis  çizer  dudaklarda. günlerin  kırılgan&lt;br /&gt;                        korkuluğundan  düşmüş  sevinç,  kanatlanır  yeniden.&lt;br /&gt;                        hasrete  çeki  düzen  veren  kadınlar  unutur  vahşetin  vaadlerini. &lt;br /&gt;                        göğüslerinde,  hayata  geç  gelen  oğulların  adak  saçlarıyla &lt;br /&gt;                        döner  babalar,  gözlerinde  sabahın  güleç  serinliği.     &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        biliyorsun,  hiçbir  dua  aklamaz  kahraman  olmanın&lt;br /&gt;                        utancını. çarmıhın  buğulu  hüznü  ve  ödenemeyen &lt;br /&gt;                        bedel… umudun  uslanmaz  sarhoşluğuyla,                                   &lt;br /&gt;                        yarım  kalmış  bir  şiirle  ölmek  ne  güzel !           &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                MURATHAN  ÇARBOĞA                                                                                                                                                                                  &lt;br /&gt;YAZILIKAYA- MAYIS  2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-1167368318098029801?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/1167368318098029801/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=1167368318098029801' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/1167368318098029801'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/1167368318098029801'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2007/11/yarim-kalmi-bir-iirle-lmek.html' title='YARIM KALMIŞ BİR ŞİİRLE ÖLMEK'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-226928099796886084</id><published>2007-11-03T18:30:00.000-05:00</published><updated>2007-11-03T18:32:25.910-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>GÜN AŞIRI KURGULANAN İNTİHAR</title><content type='html'>Amanos’un  eteklerinde  tank  iskeletleri&lt;br /&gt;                        ve  karşısında  boylu  boyunca  uzanan  deniz…&lt;br /&gt;                        damlara  çıktın  anlamak  için. çocuktun.&lt;br /&gt;                        hangisiydi  hayatın  gerçeği ? soramadın  kimseye.&lt;br /&gt;                        bahçelerde  kovaladığın  o  kara  kuş,  portakal&lt;br /&gt;                        ağaçlarını  yadırgayan  martı  çığlıkları…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        dayın  kesti  adak  saçlarını. toprağa  hüzün&lt;br /&gt;                        düştü. üç  yaşındaydın  işte. ortalıkta  temmuzun&lt;br /&gt;                        çatırdayan  sıcağı. kesilen  kurbanın  kanı  bahçeye&lt;br /&gt;                        aktı  oluk  oluk. tarçın  ağacının  hayat  sandığın  kokusunda &lt;br /&gt;                        ekşiyen  bir  yara… kuşlar  dağıldı  ağaçlardan, gökyüzüne&lt;br /&gt;                        saplandı  kaybedilmiş  masumiyetin  can  kırıkları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        baban  göğü  kurşunladı  rakı  sofrasının  başında,&lt;br /&gt;                       yaprakların  titreyen  telaşını. akşamdı. kısa  saçlarında&lt;br /&gt;                       yuva  kurdu  annen, ürkek  bir  telek  şaşkınlığında…&lt;br /&gt;                        rüzgarla  konuşmak  mümkün  değildi  artık, anladın.&lt;br /&gt;                        bahçeyi  de  vurdu  gümüş  kabzalı  tabanca. bir  oğul &lt;br /&gt;                        bağışlamıştı  tanrı,  bir  oğul,  kedere  teyellenmiş  bir  ruhla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        hüznü  sayfalar  arasında  sakladın,  kurumuş  çiçekler&lt;br /&gt;                        ve  altı  çizili  satırlar,  yitirilmiş  anların  tercüme  haykırışları…&lt;br /&gt;                        aşka  yakalanmadan  buldun  şiiri,  yüklendin  ayrı  düşmüş&lt;br /&gt;                        sıcaklığın  yasını. Ferhad  ile  Şirin,  Leyla  vü   Mecnun, aşkın&lt;br /&gt;                        çölü  var  eden  uğultusu  ve  Orhan  Veli,  az  gelişmiş  bir  ülkenin&lt;br /&gt;                        şiirden  aldığı  intikam: imge  mezarı  bir  belediye  çukuru…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        sözcükler  derledin  yalnızlığından,  eksilmenin  kanayan&lt;br /&gt;                        diliyle  uzlaştın  zamanla. ağlama  duvarında  salındı  eskizler.&lt;br /&gt;                        mazmunların  mumunu  yaktın,  talan  edilmiş  bir  geleneğin&lt;br /&gt;                        girdabında. acıya  söylenmiş  her  balad  gökyüzünü  koşan&lt;br /&gt;                        kuşlar  gibi  gelip  kondu  soluğuna.  yazmak…  gün  aşırı&lt;br /&gt;                        kurgulanan  intihar… boynundaki  ilmek  daralıyordu  huzura.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        düşlerin ele  avuca  sığmaz  mantığı  yılkıya  terk  etti&lt;br /&gt;                        kalbini. tüm  oyunlardan  kovulmuş  aykırı  bir  çocuktu&lt;br /&gt;                        şiir,  adaklarla  çağrılan  huzursuzluğun  savruldu  dizelerde.&lt;br /&gt;                        hangisiydi  hayatın  gerçeği ? hiçbir  zaman  anlayamadın…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                        MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-226928099796886084?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/226928099796886084/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=226928099796886084' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/226928099796886084'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/226928099796886084'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2007/11/gn-airi-kurgulanan-intihar.html' title='GÜN AŞIRI KURGULANAN İNTİHAR'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7902036365520350445.post-5124450858560072480</id><published>2007-11-03T18:25:00.000-05:00</published><updated>2007-11-03T18:29:27.836-05:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİRLER'/><title type='text'>İNADINA ŞİİR</title><content type='html'>“deniz  kokuyorsun”  diyor  kadın&lt;br /&gt;kıyıya  vuran  dalgaların  sesiyle.&lt;br /&gt;şair,  Amanos  dağlarına  bakıyor,&lt;br /&gt;dağların  ardındaki  denize  ve&lt;br /&gt;kalyonların  hışırtısına,  balıkların&lt;br /&gt;ışığı  çekip  çeviren  rengine  ve  zamana&lt;br /&gt;bakıyor,  batık  kadırgaların  aydınlık  hüznünde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ritsos   okudum !”  diyor  şair,&lt;br /&gt;“deniz  bulaştı  dilime,  kumları  avuçladım,&lt;br /&gt;suya  yazgılı  çocuklar  kahkahalarla  koşuyordu.&lt;br /&gt;uzak  iklimlerin  rüzgarını  duyumsadım”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“gerçeğine  geri  dön”  diyor  kadın,&lt;br /&gt;sesinde  kayıp  bir  kayık  yalpalıyor.&lt;br /&gt;“geç  kaldın  şiire,  hayata  geç  başladın.&lt;br /&gt;bu  yüzden  bir  ihtiyar  gibi  yazıyorsun&lt;br /&gt;imgeleri,  yaşamadığın  günleri  özleyerek”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ritsos  okudum !”  diyor  şair,  gülümsüyor,&lt;br /&gt;“tapınaklardan  ilahiler  yükseldi  toprağı&lt;br /&gt;avuç  avuç  ayartarak,  rüzgar  denizden  koptu  da&lt;br /&gt;şapkalara  dadandı,  havalandı  etek  uçlarından,&lt;br /&gt;çocuklar  annelerinin  bacaklarına  yapıştı&lt;br /&gt;kıkırdayarak.  yaprakların  arasından  doru  bir  at&lt;br /&gt;geçti  gördüm.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kadın  ıssız  adalara   benzemenin  şaşkınlığıyla &lt;br /&gt;susuyor.  susmaya  tahammül  edemeyip&lt;br /&gt;çekiştiriyor  sözcükleri. “ hayat  seni  kandırdı”&lt;br /&gt;diyor  sonra  yaralı  bir  fok  gibi  hıçkırarak.&lt;br /&gt;“ ellerine  şeker  yerine  şiir  tutuşturulmuş &lt;br /&gt;bir  çocuksun.  vazgeç  sözcüklere  kalbini  eklemekten”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ritsos  okudum !”  diyor  şair  inatla.&lt;br /&gt;“parmak  uçlarımda  hala  yosun  kokusu  var.&lt;br /&gt;denize  karşı  serilmiş  çamaşırlara  özenip&lt;br /&gt;çırpındı  göğsümdeki  heyecan.  rahimden &lt;br /&gt;boşalan  suyla  hayatı  tekmeledi  bebekler.&lt;br /&gt;baba  olmanın  sevinciyle  kıyıya  koşup&lt;br /&gt;suya  türkü  söyledi  bir adam.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gökyüzüne  inancını  yitirmiş  bir  martıya&lt;br /&gt;dönüşüyor  kadının  elleri  ve  susuyor.&lt;br /&gt;şair  konuşuyor  hala,  tuz  kokulu  sözcükler&lt;br /&gt;salıyor  uzaklara.  motor  gürültülerinin,&lt;br /&gt;gevrek  kahkahaların,  imaların,  ince  hesapların,&lt;br /&gt;ucuz  şarkıların,  küfürlerin,  bedduaların  ve &lt;br /&gt;boşluğun  ve  hiçliğin  ortasında  kayboluyor  sesi… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                       MURATHAN  ÇARBOĞA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7902036365520350445-5124450858560072480?l=murathan-carboga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/feeds/5124450858560072480/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7902036365520350445&amp;postID=5124450858560072480' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/5124450858560072480'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7902036365520350445/posts/default/5124450858560072480'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://murathan-carboga.blogspot.com/2007/11/inadina-iir.html' title='İNADINA ŞİİR'/><author><name>Murathan Çarboğa</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12194399842815126879</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-SvW8cwqQtSc/TxIoMXhnVJI/AAAAAAAAAB0/M3PEWvnY8vk/s220/PICT0048.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
